+ Bilgi Diyari » DİNİ BİLGİLER » Tasavvuf ve Bilim
|- Zahir Cennetinin Sonu

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Zahir Cennetinin Sonu  (Okunma sayısı 235 defa)

Çevrimdışı Sessizlik

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1000
Manevi Öğreticiler
« Yanıtla #2 : Ekim 03, 2009, 02:33:21 ÖS »
Manevi Öğreticiler

Bilelim ki...

İnsanlık tarihi boyunca çevresini DİN İLMİ'yle, maneviyat konusunda aydınlatmış, insanların bilinçlenmesi yolunda imamlık yapmış nebi, rasûl, veli, aziz gibi isimlerle anılan öğreticilerin tamamı maneviyat ehlidir. Dünyada elde edecekleri kazançlara değil; fiziksel dünyanın zevkleri ve kaygılarına değil; toplumların dünyadaki yönetimi ve idaresine değil; hepsi de insanın özündeki beş duyu ötesi boyutlara ve özdeki tekliğe yönelmişler, hakikati özde bulmanın ve bu manevi güçleri edinmenin ilmini bir ücret talep etmeden karşılıksız paylaşmışlardır; içinde bulundukları şartlarda kabul görebilen ve toplumların anlayabildiği dilde... Maneviyat ehli, kendi hakikatini yaşamayı ve keşfettiği gerçekleri talipleriyle paylaşmayı bir yana bırakıp ta, dünya şartlarıyla kayıtlı, fizik dünyaya ait, tamamen dünyada bırakıp gidilecek şeylere yönelik bir uğraş içerisinde asla olmamışlardır.

Çevrimdışı Sessizlik

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1000
Zahir Cennetinin Sonu
« Yanıtla #1 : Ekim 03, 2009, 02:32:45 ÖS »
Zahir Cennetinin Sonu

Ölümötesi yaşam boyutundaki nimetlere ulaşacak olan insanın eti-kemiği değil, "bilinci"dir. Bilinciniz neleri ve hangi manevi güçleri farkedebilmiş, hissedebilmiş, keşfedebilmiş, değerlendirebilmiş ve onları yaşamada "meleke" kazanabilmiş ise, o "melekeler" sayesinde karşılığı olan nimete erişeceksiniz!.. Bir insan bir şeyi takliden İDRAK edebilir mi? Veya takliden BİLİNÇLİ bir kişi olabilir mi? Olamaz! Çünkü, yaşamın her anında karşılaşacağı her olayda, gerçekte ne kadar bilinçliyse, idrak kapasitesi ne kadarsa, oluşumların o kadar farkında olabilecek ve olayları o nispette değerlendirebilecektir.

İnsanın gaybının sınırsızlığının bilincinde olarak yaşaması için dini bir kurumda, bir tapınakta yetişmesi, kariyer yapması, mertebeler alması, yahut ilmihal türünden kişisel yorumlarla yazılmış tonlarla kitabı devirmesi de bir koşul değildir. Beşeri değer yargılarıyla, ölçülerle hiç kayıtlı değildir! O bir erdemdir, kemalâttır! O Allah'ın bir fazlıdır, dilediğinde ortaya koyar; dilediğinde yaşatır! Kişi, fıtratı itibariyle kabul eder veya etmez! Bugün bile bilemediğimiz ıssız bir yerde yaşayan bir insan, içsel olarak bu kabul edişe bu bilinçliliğe ulaşmış olabilir ve bu hakikati referans alarak yönelimlerini belirleyebilir. Öte yandan dinadamı, peygamber, hoca efendi, ulu falanca, bilmem ne filanca etiketleriyle toplulukların dünya yaşamına yön vermeye çalışan kimseler, Rasûlullah'tan ve açıkladığı tüm bu gerçeklerden habersiz geçip gidebilirler...

"Cennet" diye işaret edilen gayb boyutunun değerlerini yaşamaya erdirenin, bilincin, dünyadayken tefekkür ve vericilik yönünde yaptığı çalışmalarla kazandığı ve kendinde bulduğu melekeler, kuvveler olduğu gerçeğinden gafil bir vaziyette, kişileri dünyaya geldikleri coğrafyayla, toplumla, kimliklerinde yazan din ile, yaptıkları iş ile, meslekleriyle vs. yargılayan, kategorize eden, bir takım ruhsal(!) mertebe ve ünvan verenler, cennete gider-gidemez diye hüküm verenler, cennetin anahtarını satan ilkellikten farksız düzeydedirler.

Bilmem, ALLAH'ı BİLEREK yaşamanın "insan" için neden bir zorunluluk olduğunu bu satırlar biraz açıklayabiliyor mu?..

Esasında "kavanoz yalamak" deyiminin işaret ettiği çok daha derin gerçekler sözkonusudur ancak, beş duyu kaydında kalıp ALLAH ismiyle işaret edilen hakikatten habersiz vaziyette, uzaklardaki bir tanrının(!) emirleri(!) olan bir dini(!), o dinin kutsal kitabını(!), o tanrının yolladığı peygamberlerini(!) anlamaya, mantık kalıpları içerisine sığdırarak yorumlamaya çalışan mukallitler; üstüne üstlük; bu halleriyle "cennet" denen bilinç boyutunun değerlerini pazarlamaya kalkan mukallitler, ibretlik kavanoz yalayanlardır... Ne balı bilirler, ne balın tadından haberdar olmuşlardır... Olsalar, Allah'ı bilip, maneviyat ile zahir işlerini ve maneviyat ehli ile zahir ehlini birbirlerinden ayırt ederler! Zahir hocalarının lâfını ettikleri şeyleri, kendi hakikatleri olarak yaşayan maneviyat ehli için, Allahu alem, direksiyondaki bir sürücüye, yol kenarında bir çocuğun ınnnn - ınnnn diyerek oyuncağını yürütmesi ve ardına diğer çocukları takması ne kadar şirin gözükürse, zahir hocaların hali de herhalde öyle gözüküyordur...

İşte "ahir zaman" diye belirtilen dönemin başlangıcında madde ehli ile maneviyat ehlinin, kurtla kuzunun birbirinden ayrılması bize göre böyledir... Beşeri değerlendirmelere göre nice dindar, dinsiz, şu dinden, bu dinden, şu milletten, bu milletten, ahlaklı, ahlaksız, akıllı, akılsız, cahil, entellektüel diye ayrılmış kimse birbirine karışır da sadece gayblarına iman etmek suretiyle ALLAH ismiyle işaret edilen hakikati bilenler Deccal'in fitnesinden sakınabilirler... Gerisinin adı, ünvanı, yeri ne olursa olsun, kopamadığı beş duyusunun dünyası, ebedi dünyası olur...

Deccal ortaya çıktığında zahir ehli onun yanındaki zahir cennetine --yani beş duyu verilerine-- atlayacaklardır, ancak zahir tükendiğinde, o cennet te tükenmiş olacak ve cehenneme dönecektir.. Çünkü insanın gerçek vatanı madde boyutu değil, bilinç boyutudur. Bilincin dünyasına geçildiğinde, kişi maddi olan herşeyden kopar ve hayat cehenneme döner; hazırlıksız boşa geçmiş ömrün pişmanlığıyla yanma başlar...

Deccal'in fitnesinden korunmanın çaresi Rasûlullah aleyhisselâm'ın açıkladığı ALLAH'ı BİLMEK'tir. ALLAH'ı bilmeyen, insansılar arasında onların değerlerini gerçekler olarak kabul edip kendini tanımadan yaşadığı sürece onların arasında mukallit olarak kalacağından, insansıların başına gelecek akıbeti de paylaşır...