GÜZEL VATANIMIZ "TÜRKİYEMİZ" & TÜRK DÜNYASI > Kültür ve Turizm
KıRŞeHİR TaRiH ve KüLTüR ŞeHRi
Sessizlik:
Kırşehir'in Büyükleri; "Caca Bey"
Caca Bey "Cacabey Medrese, Rasathane ve Türbesi" [/align]
Caca Bey: Cacabey, Türk halkını koruması, yüksek bir ahlaka sahip olması özü-sözü pek biri olması dolayısıyla Anadolu'da çok sevilmiştir. Öz Türkçe konuşup Türk kültürünün ve eserlerinin Kırşehir ve Anadolu'ya yayılmasına öncülük etmiştir. Cacabey 13.yy.da Anadolu'da yaşamış olan diğer Türk büyüklerinden Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Celalettini Rumi ile de görüşmüş, hatta onların övgülerine bile mazhar olmuştur.
Nureddin Cacabey 'in 1272'de Kırşehir'de kurmuş olduğu Cacabey Medresesi onun adını ebedileştirmiştir. Bu medrese aynı zamanda bir rasathane idi. Batı Türkistan'da Uluğ Bey'in rasathanesi ne ise Selçuklular zamanında Kırşehir Cacabey rasathanesi de o derece önemli idi. Bugün cami olarak kullanılan bu medresenin dış köşelerinde sütunlar, uzay araçlarına benzetilmektedir. Cacabey medresesinde eğitim tamamen Türkçe idi. Türk dilinin Fars kültürü içinde erime tehlikesi altında bulunduğu sırada Cacabey, bir kurtarıcı olarak Türklüğ'ü ayakta tutmuştur. Bu sebeple Ahi Evran, Aşıkpaşa, Hacı Bektaşi Veli, Ahmet Gülşehri gibi alim ve şairler eserlerini öz Türkçe yazmışlardır. Bu nedenle Türk tarihinde Cacabey 'in önemi büyüktür. Cacabey, Rum tekfurları ile yaptığı bir çarpışmada şehit düşmüştür (1301). Türbesi Cacabey Medresesi yanındadır.
Caca Bey Kırşehir Emiri (Caca oğlu Nurettin Cebrail) Kırşehri'ne büyük hizmetler görmüş, büyük ve tarihi bir şahsiyettir. 0, adını ebedileştirmiş bir devlet adamıdır. Milli tarihimizde(Caca Bey) adıyla şöhret kazanmıştır. Ona (Caca, Cece, Cace, Çaça) da denilmektedir. Caca denilmesi dedesin Kırşehir civarında bulunan "Ceceli" aşiretine mensup olmasından ileri geldiği söylenmekte ise de (Caca) dedesinin adıdır. Caca Bey' in babası Ceceli aşiretinin beyi (Bahaddin Caca) dır. Caca Beyin 1240 tarihinde Kırşehir de doğduğu tahmin edilmektedir. Gençliği hakkında tarihlerde bilgi yoktur. Hangi okullarda okumuş, kim tarafindan yetiştirilmiş, bu da belli değildir.
Caca sözü, Caca neslinden geldiğini ifade etmektedir. Caca Bey'in Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Doğumundan üç yıl sonra II. Keyhüsrev Moğol Kumandanı Bayçu' ya 1243 yılında Sivas civarında (Kösedağ) yapılan Savaşta yenilmiş ve Moğolların hakimiyetini tanımak zorunda kalmışti. Türk Selçuklu sülalesi resmen devam etmiş, fakat dahili idare yerli Türklerin elinde kalmıştı. Anadolu'nun bir kısmında Ílhanlı hükümdarları tarafından tayin edilen umumi valiler tarafindan idare edilmekte idi. Anadolu’nun bu bozuk düzenli devirlerinde Çocuk1uğunu geçiren Cacaoğlu, büyüdüğü zaman Moğolların dikkati nazarını çekmiştir. 0 genç yaşında zekasını göstererek bir çok hizmetlerde bulunmuştur. Kısa zamanda büyükler arasına karıştı. Onun zekasını bize Mevlana Celaleddin Rumi'nin yazmış olduğu mektubundan okuyoruz.
Mevlana 0' nu bu suretle övmüştür Kırşehir'deki medresenin kitabesinde de (Allah'ın rahmetine ve affina muhtaç kul Cebrail ibni Caca) yazılıdır.
Caca Bey III. Giyaseddin Keyhüsrev zamanına düşen (1266-1283) tarihleri arasında Anadolu'da bir çok hayret meydana getirmiştir. Eskişehir'de bir cami yaptırmıştır. Bu caminin hutbesi ile minaresi kalmıştır. Ayrıca bir de han inşa ettirmiştir. Bunlardan başka 17 cami ile bir de zaviyeyi tamir etmiştir. Bunlar Eskişehir Emiri iken yaptırmıştır. Bir aralık Tokat'ta bulunmuştur. Bundan sonra 0'nu Kırşehir emiri tayin etmişlerdir.
Kırşehir'e gelir gelmez Emirhor olan Esede-din isyan etmişti. Caca Bey maiyetinde bulunan askerleriyle bu asi Eseded-din' in üzerine yürüdü, doğruca sığınmış olduğu Salime Kalesini kuşattı. Kısa bir savaştan sonra kaleyi fethe muvaffak oldu. Asi Emirhor'u ve askerlerini yakalayarak hepsini kılıçtan geçirdi. 0 zamanlar Selçuklu tahtında bulunan Ruknettin Kılıçaslan IV. Muinid-din Süleyman Íle mücadeleye girişmişti. Süleyman tarafını tuttu. Bundan sonra kardeşi Sarac-üddin Ísmail ile Birlikte Elbistan savaşına gitti. Caca Bey kardeşi ile Mısır Memlük’ ü Baybars’a esir düştü fakat Baybars bütün esirlerini serbest bıraktı. Bu zaman Caca Bey de Şam’dan Kırşehire döndü. Fakat kardeşi Seracett Caca Bey bu hizmetleriyle vezir ve sipehsalar mertebesine kadar yükselmiştir. Bundan sonra Kırşehir'de bir hükümdar gibi hüküm sürmüştür. Sarac-üddin Ísmail Halepe yerleşti. Halepde Caca Beyler sülalesi devam etmiştir.
Caca Beyin şöhreti ve ettiği hizmetler 0rta Anadolu'yu sarmış. 0'nu büyük bir emir olarak tanımışlardı. Yüksek ahlakı, kahramanlığı hayatı ve bilhassa Türk halkını koruması nedeniyle halka kendisini sevdirmişti. Özü sözü pek olan bir emirdi. Selcuklular acemileştiği halde Emir Caca Türklüğünü muhafaza etmiş soyu ile şeref duymuştu. Öz Türkçe konuşur, emir ve devlet işlerini hep Türkçe yapardı. Caca Bey Mevlana ile 1273 tarihinde görüştü. Mevlana 0' nu çok severdi. Aralarında bir çok görüşme ve mektuplaşmalar olmuştur. Caca Bey aynı zamanda Hacı Bektaşi Veli ile de i1işki içinde olmuştur. Haci Bektaş ile görüşmelerinin 1270 tarihine rastladığı tahmin ediliyor. Kırşehir Emiri olan Caca Bey kendi idaresinde bulunan Hacı Bektaş ile ilgilenmiştir. Acem kültürü etkisinde kalan Selçuklulara karşı Türklüğü koruyan Hacı Bektaş'ı Caca Bey ihmal edemezdi. Aralarında bir çok vakalar geçmiştir. Caca Bey Hacı Bektaşi Veli'ye saygi göstererek 0'nu korumuştur.
Hacı Bektaş Velayetnamesinde Caca Bey hakkında şu bilgiyi vermektedir:
"Caca Bey’in Sultan II. Alaaddin ile araları bozulmuş, 1298 tarihinde Onu Eskişehir'de bulunan bir zindana attırmıştı. Bunun sebebi belli değildir. Bir zaman sonra Sultan Alaaddin Caca Beyi hatırlayarak bir adamını göndermiş. Çünkü Sultana Caca Beyin gözlerinin kör olduğunu söylemişlerdi. Saray adamı zindanda Caca Bey,i ziyaret ederek kör olmadığını görüp Sultan Alaaddin’e bildirdi. Sultan Caca Bey'i huzuruna çağırttı, üç yerde Caca Bey'e tımar verdi."
Nurettin Caca Bey'in Kırşehir'de 1272 yılında kurmuş olduğu medrese onun adını ebedileştirmiştir. 0'nun tarihi şöhreti, ilme hizmetinden dolayıdır. Caca Bey Medresesi şehrin tam göbeğinde kurulmuştur. Medresenin tek olan kapısı üstünde Selçuklu yazısı ile kabartrna sülüs iki satir işlenmiştir. Bu kitabeye göre bu Medrese Kılıçaslan oğlu Keyhüsrev'in devlet gününde Cebrail Íbni Caca tarafından 1272 yılında tahsis edilmiştir. Medreselerde ayrıca bir kitap Ílhanlılar zamanında konulmuştur. Burada halktan alınmakta olan bazı vergilerin kaldırılacağı bildirilmektedir. Medresenin (cami) kubbesi açık ve altında bir kuyusu bulunmaktadır. Bu kuyuya akseden yıldızları tetkik ederlerdi. Bundan anlaşıldığına göre bu Medresede ilm-i heyet (Astronomi) araştırmaları yapılmakta idi, aynı zamanda bir rasathane idi. Şimdi minareye tahvil edilen kule rasat kulesi idi. Bu kule küp şeklinde bir kubbe ile kapalı idi. Batı Türk ilinde Uluğ Bey’in rasathanesi ne ise Selçuklulur zamanında Kırşehir Caca Bey rasathanesi de o derece önemli idi. Alimler buradan yıldızları tetkik ederler gök alemi ile uğraşırlardi.
Medresenin üzerindeki kubbe cami kubbesi değildir bir rasathanedir. Burası sonradan camiy'e çevrilmiştir. Íçindeki odalarda öğrenciler yatardi. Bu medresede yalnız astronomi değil, dört mezhebe ait bölümler vardi, burada islam hukuk incelenmekte idi. Bundan başka Hikmet dersleri, yani felsefe dersleri verilirdi.
Caca Bey'e ait Arapça ve Moğolca dört vakıfname bulunmuştur. Bu vakıfnamelerde onun pek çok hayratı yazılıdır. Hayratı şunlardır : Caca Bey Medresesi, Mescit, Hanikah, zaviye, mektep, dar- ül- el- süleha, türbe, Kayseride bir mescit, Ískilipte bir medrese, Talmegnide bir medrese, bir mescit, Eskişehirde bir mescit, bir zaviye, bir han yanında bir mescit yaptırmış veya tamir ettirmıştir. Bu derece yüksek bir hayrata sahip olan yüce bir zat idi.
Kırşehir içinde ise vakıfnamelere göre şahsına ait tarla, arsa, bahçe, sulak arazi, han, değirmen, hamam, fırın, buzhane, dükkan, bağ, köy yazılıdır. Bunlardan başka Ískilip, Koçhisar, Konya ve Ankara civarında da bir çok malları vardır.
Cacabey hayırsever, çok zengin bir emirdi. 0'nun eseri olan medrese ve türbesi hala Kırşhir'de bulunmaktadır. Kırşehirliler Caca Beyle ne kadar iftihar etseler yerindedir.
10. Gezegen Cacabey Gök Bilim Medresesi'nde Keşfeldimiş
10. gezegenin sırrı Kırşehir'de çözüldü.
ABD'li bir gökbilimci olan Prof. Dr. Mike Brown'un Güneş Sistemi'nde yeni bir gezegen keşfettiğine dair iddiaları, Cacabey Gök Bilim Medresesi'nde bulunan bir yapıtı doğrular nitelikte çıktı.
Kırşehir'de, 1872 yılında dönemin Valisi Caca Bey tarafından Gök Bilim Medresesi olarak yaptırılan ve içerisinde çok sayıda sınıflar bulunan Cacabey Gök Bilim Medresesi, ABD'li Profesör Brown'un ortaya attığı bir iddia ile turistlerin ilgi odağı haline geldi. California Teknoloji Enstitüsü'nün saygın astronomlarından olan Prof. Mike Brown'un yeni keşfi olan 10. gezegen ile ilgili "Buz ve kayalardan oluşan yeni gezegen, dünyaya 15 milyar kilometre uzaklıkta" sözü üzerine harekete geçen bilim adamları, Cacabey Medresesi içerisinde bulunan yapıtta incelemeye başlarken, yapılan araştırmalarda Plüton'dan büyük ve güneş etrafında şu ana kadar keşfedilen en uzak nesne olarak tahmin edilen 10. gezegenin Selçuklu döneminde yapılan araştırmalar sonucunda zaten keşfedildiği ileri sürüldü.
Yapıt üzerinde yıllarca araştırma yapan Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü Fen Bilgisi Öğretmenliği Programı Öğretim Üyesi Nihat Arıkan, bilimsel araştırma sonrası yaptığı açıklamasında, medrese içerisinde bulunan yapıtın astronomik ölçümler sonucu yapıldığını ileri sürdü. Arıkan, "Gerek İslam gerekse diğer mimari sanat eserleri içerisinde bu tip sütunlara rastlanmaz. Bu sütunlar, Caynaların Ractuma bölgesindeki Tacapala mabedinde bulunan sütunlarla, Belur mabetlerindeki sütunlarla ve Hoyaleşvara mabedindeki sütunlarla kıyaslanmakta. Cacabey Medresesi'nde, büyük ihtimalle dünya merkezli gözlem sistemine bağlı kalınarak gözlemler yapılmış. Bu çalışmada sütunların bir astronomik ölçümler sonucu yapılmış olabileceği üzerinde duruyoruz. Bu bilgiler o dönem nasıl ve ne şekilde elde edilmiş, bununla ilgili de bir bilgi yok. Ancak, böyle bir sonuca varılması için astronomi ile spektroskopi arasında yakın bir ilişki olması gerekir" dedi.
10. gezegen teorilerinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu da kaydeden Arıkan, araştırmalarının devam ettiğini de belirtti. Arıkan, şöyle devam etti:
"Dünyanın ve diğer gezegenlerin hareketlerine bakıldığında, gezegenlerin güneş etrafındaki dönüşleri esnasında bazı gezegenlerin eksensel eğiklikleri mevcut. Gezegenlerin kendi ekseni etrafında dönmesinden dolayı bir açısal momentim oluşur. Eksenel eğiklik içerisinde bu açısal momentum döndürüldüğünde ortaya konisel bir yapı ortaya çıkar. Ancak, eksenel eğikliği olmayan gezegenlerde bu konisel durum söz konusu olmayıp, küresel bir yapı gösterirler. Bugünkü veriler doğrultusunda bu sütunların yorumlanması Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve Charon ile son olarak da X gezegeni yani 10. gezegen bulunmaktadır. Yapıtın orta kısmında bulunan yuvarlak bölüm güneşi temsil etmektedir."
Sessizlik:
İz Bırakanlar "AHİ EVRAN-I VELİ" TASAVVUFÎ ESNAF TEŞKİLATI, ÂHİLİK..
Her sabah Besmeleyle açılır dükkanımız,
Hakka iman ederiz, fütüvvettir şanımız,
Eğri varsa bizden, doğrusu elbet sizin,
Hileyle, hurdası yok, helalından malım[/align]
AHİ EVRAN-I VELİ (1175-1261)
Ahî Evren’in tam adı Şeyh Nasreddin Mahmut el-Hoyî’dir. Hoyî nispetinden de anlaşılacağı gibi, Ahî Evren aslen Azerî Türklerinden olup, Azerbaycan’ın Hoy kasabasındandır. Ahî Evren’in tahminî olarak Hicri 567 (Miladi 1175)’de Hoy’da doğduğu ve 93 yıl yaşadığı, büyük bir ihtimalle Türkmenlerin devrin Selçuklu sultanına karşı başlattıkları Kırşehir isyanında öldürüldüğü ifade edilmektedir.
Ahî Evren lakabı ile meşhur olan Şeyh Nasreddin Mahmut el Hoyî’nin çocukluğu ve ilk eğitim dönemi, memleketi olan Azerbaycan’da geçtikten sonra, Horasan’a giderek Fahrettin Razî’nin eğitim halkasına katılır ve ondan feyz alır. Fahrettin Razî’nin büyük kelâm âlimi olması, Şeyh Nasreddin Mahmud’un da eğitim halkasında Şer’i ilimleri öğrendiğini ortaya koymaktadır. İlk tasavvufî terbiyesini Horasan ve Maveraunnehir’de Yesevî dervişlerinden alır. Zaten adı geçen yerlerde Yesevî tarikatı yaygındır.
Horasan’daki tasavvufî düşünceden feyz alması ve onun Horasanlı oluşu, yetiştiği ortam dolayısıyla, düşüncesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur(4). Daha sonra Hac seyahati için memleketinden ayrıldığı ve bu seyahat esnasında Şeyh Evhad’ud-Din Kirmanî ile tanıştığı ve ona murîd olduğu bilinmektedir.
Ahî Evren, şeyhi olan Evhad’ud-Din Kirmanî’nin kızı Fatma ile evlenerek aynı zamanda damadı olmuştur. Ahî Evren kayınpederi ve şeyhi olan Kirmanî ile beraber Abbasî Halifesi Nasır Lidinillah tarafından Anadolu’ya gönderilmiştir.
Anadolu’ya gelen Ahî Evren ilk önce Kayseri’ye yerleşmiş ve burada bir debbağlık atölyesi kurmuş, Şeyhi ile beraber Anadolu’nun şehir, kasaba ve köylerini dolaşarak Ahîlik anlayışının yayılmasına ve teşkilatlanmasına öncülük etmiştir.
Ahî Evren devrin Selçuklu sultanı I. Alaaddin Keykubat tarafından sevilmiş ve sultana yakın olmuştur. Bu devirde tarikat pirlerinin, siyasî faaliyetlere iştirak ettikleri, hatta bazen sultanların üzerlerindeki nüfûzlarının hissedildiği bilinen bir gerçektir.
Ahî Evren, Mürşidu’l-Kifaye ve Yezdân Şınaht isimli eserlerini Konya’da sultan Alaaddin Keykubad’a sunmuş ve onun isteği ile İbn Sîna’nın "Risale fi’n-Nefs’in Natıka" isimli eserini Farsça’ya çevirmiştir. Sultanın oğlu tarafından (II. Gıyaseddin) zehirlenerek öldürülmesinden sonra, Ahî Evren’in devrin sultanı ile münasebeti azalmıştır. Çünkü, devrin sultanı II. Gıyaseddin’e karşı komplo hazırlamakta olan sadrazam Sadettin Köpek tarafından kurulan bir teşkilata yardım etmekle suçlanan Ahî Evren ve birçok Ahî tutuklanarak, işkencelere maruz kalmışlardır. Aslında Ahîler II. Gıyaseddin’e karşı oldukları gibi, Ahî dostu olan Kemalettin Kamyar’ı öldürten Sadettin Köpek’e de karşı idiler.
II. Gıyaseddin’in ölümü üzerine yerine geçen oğlu II. İzzeddin Keykavus, babası zamanında tutuklanan Ahî ve Türkmenleri serbest bırakmıştır. Beş sene tutuklu kalan Ahî Evren de serbest bırakılmış ve Denizli’ye gitmesine müsaade edilmiştir. Menakıb-nâmelere göre burada bahçıvanlık yapmış, Denizli’de belirli bir müddet kaldıktan sonra yerine talebesi ve müridi olan Ahî Sinan’ı halife bırakarak Konya’ya dönmüştür.
Ahî Evren’in Konya’ya dönüşü özellikle Mevlevîler tarafından hoş karşılanmamış, Moğol yönetimini benimseyen Mevlevîlerle Ahîler arasında çekişmelerin yeniden şiddetlenmesine zemin oluşturmuştur. Mevlevîlerle Ahîlerin arasında cereyan eden çekişmenin bir diğer sebebi de; Türkmenlerin, devlet yönetiminde bulunan Fars unsuruna karşı çıkmaları ve yönetimi ele geçirme arzusundan kaynaklandığı ifade edilmektedir.
Mevlevîlerin Moğol yanlısı bir tavır takınmaları ve Ahîlerle olan çekişme ve mücadeleleri Mevlânâ’nın şeyhi Şems-i Tebrizî’nin öldürülmesine kadar devam etmiş, Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi üzerine Ahî Evren Hz. Mevlânâ’nın oğlu Ala’ud-Din Çelebi ile beraber Kırşehir’e gidip oraya yerleşmiştir.
Bir kısım Ahî ileri gelenleri de Moğol baskısının ulaşamadığı uçlara gitmişlerdir ki, bunlar ileride Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda önemli rol oynayacaklardır.
Başta Ahî Evren olmak üzere bütün Ahî müritleri diğer Türkmenlerle birlikte putperest Moğol istilasına ve Moğol yönetimini benimseyenlere karşı direnmişlerdir. Özellikle Kayseri şehrinde olan Ahîler bu direnişlere öncülük etmişler, fakat ihanete uğramaları neticesinde kılıçtan geçirilmişlerdir. Ahî Evren’in o sırada tutuklu oluşu katliamdan kurtulmasını sağlamıştır
II. İzzeddin Keykavus ile IV. Rukneddin Kılıçaslan arasında cereyan eden saltanat kavgası ve Moğolların Kılıçaslan’ı desteklemesi sonucu, Kılıçaslan tahta oturmuş, bunun üzerine II. İzzeddin Keykavus’u tutan Ahî ve Türkmen ileri gelenleri tekrar katliama tâbi tutulmuşlardır. Bu arada Kırşehir Emirliğine Nureddin Caca tayin edilmiştir.
Kırşehir’de ikâmet etmekte olan Ahî Evren ve diğer büyükler, bu tayine karşı çıkarlar ve ayaklanırlar. Ankara, Aksaray, Çankırı, Kastamonu ve Uçlarda isyanlar başlar ve en büyük isyan ve direniş Kırşehir’de olur. Kırşehir üzerine asker sevk edilir ve isyan edenler kılıçtan geçirilir. Bu isyanda Ahî Evren ve Mevlâna’nın oğlu Alaeddin Çelebi de muhtemelen öldürülmüşlerdir. Ahîlik anlayışı Osmanlı’nın sosyal hayatı vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmıştır.
Âhî Evran Camii
Elini açık tut. Sofranı açık tut. Gözünü bağlı tut.
Kapını açık tut. Belini bağlı tut. Dilini bağlı tut... [/align]
TASAVVUFÎ ESNAF TEŞKİLATI, ÂHİLİK
Siyasî, iktisadî ve kültürel olarak Anadolu’ya mührünü vuran, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da yaygınlaşmaya başlayan esnaf teşekkülüne ahilik denilmektedir. “Ahi” kelimesinin kökeni hakkında farklı iki görüş mevcuttur. “Ahi” kelimesinin dilimize Arapça’dan geçtiğini ve “kardeşim” anlamına geldiğini iddia edenler görüşlerini, ahilerin birbirlerini yol kardeşi kabul etmeleri ve birbirlerine kardeşim diye hitap etmeleri ile de destekliyorlar. Diğer bir görüş ise Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügat-i-t Türk isimli eserine dayanmaktadır. Buna göre “ahi” kelimesi Türkçe “akı” kelimesindeki “k” sesinin “h” ye dönüşmesi ile oluşmuştur. Nitekim Anadolu’da “k” harfinin “h” ve “ğ” olarak yaygın bir telaffuzu vardır; okumah, bakmah vb. gibi. Diğer taraftan akı kelimesi cömert, eli açık anlamlarına gelmekte ki, cömertlik ve civanmertlik, bir ahinin en temel özelliğini oluşturmaktadır.
Ahi kelimesinin kökeni hakkındaki ihtilaftan başka ahiliğin kaynağı hakkında da ihtilaf vaki olmuştur. Bazı yazarlar tarafından, ahiliğin Anadolu’daki Bizans loncalarını örnek aldığı ve onun bir devamı olduğu iddia edilse bile bu görüş kabul edilebilir bir nitelikte değildir. Zira Bizans loncaları sırf iktisadî teşekküller olup, devletin otoritesine tabi idiler. Ayrıca onlarda kast sistemine benzer sınıflar mevcuttu. Ahilerde ise sınıf farkı yoktu. Ahiler devletin otoritesinden bağımsız sivil toplum kuruluşları idi. Ayrıca ahilerin iktisadî yönlerine ilaveten ahlakî ve siyasî yönleri de mevcuttu.
Diğer taraftan ahiliğin fütüvvet teşkilatının bir devamı olduğu görüşü de yaygındır. Fütüvvet birlikleri hicrî III. asırdan itibaren sistemli bir teşkilat olmaya başlamışlardır. Fütüvvet, feta kelimesinden türemiştir ki feta eli açık, soyu temiz, mert, yiğit kimse anlamlarına gelmektedir. Ahiliğe aday olanlara feta denilmesi ve ahiliğin ahlak prensiplerinin fütüvvetnamelerde izah edilmesi, ahiliğin fütüvvet teşkilatının devamı olduğunu savunanların delilleri arasındadır. Ahiliğin fütüvvet birliklerinden etkilendiği âşikar olmakla birlikte onun aynen devamı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Zira fütüvvet birliklerine herkes kabul edilmekte idi. Ahilere ise sadece bir meslek sahibi, bir sanat sahibi olanlar kabul edilmektedir. Fütüvvet birliklerinde, sanatkarlara kavlî, askerlere seyfî, diğer kimselere de şurubî denir ve bu üç grup altında herkes birliğe dahil edilirdi. Ahilerde ise sadece meslek sahipleri birliğe kabul edilir ve bunlar kendi içinde (debbağlar, saraçlar, kunduracılar vs.) ayrılırdı. Aynı meslekten olan ahiler genellikle mesleği ile ilgili bir ad ile anılan (bedesten, saraçhane, arasta vb.) çarşılarda toplu olarak bulunurlardı. Fakat berber, fırıncı, nalbant gibi herkesin ihtiyacı olan mesleklerden olanların belli bir çarşısı olmayıp bunlardan her çarşıda bulunurdu.
Ahiliğin kurucusu olan Ahi Evren, 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğmuş, 1261’de Kırşehir’de vefat etmiştir. İlk eğitimini Azerbaycan’da geçirdikten sonra Horasan’da Fahreddin Razi’nin tedris halkasına katılır. İlk tasavvufi eğitimini de yine Horasan’da Yesevî dervişlerinden alır. Sonra hac seyahati için Horasan’dan ayrılınca Şeyh Evhaduddin Kirmanî ile tanışıp hem ona mürit olur hem de kızı Fatma Bacı ile evlenerek damat olur. Şüphesiz Ahi Evren’in fikirlerinin teşekkülünde gerek Fahrettin Razi ve Evhaduddin Kirmanî’nin gerekse Yesevîlik ve Fütüvvet terbiyesinin büyük etkisi olmuştur.
Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş ve orada bir debbağlık atölyesi kurmuştur. Şehirlerde sanayi çarşıları kurulması fikrini ortaya atmış ve bunu tatbikata koymuştur. Derin ilmine rağmen eserlerinde -Ahmet Yesevî gibi- sade bir dil kullanması, karış karış Anadolu’yu dolaşarak fikirlerini anlatması Ahi Evren’in Anadolu insanı tarafından sevilmesine ve ahi teşkilatlarının kısa zamanda yayılmasına vesile olmuştur.
Ahi Evren Kayseri’den Konya’ya, oradan da Kırşehir’e geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da Kırşehir’de kalmıştır. Ahi Evren ve Ahiler, Moğollara ve Moğol uydusu yönetimlere karşı gerek askerî olarak ve gerekse siyasî olarak mücadele etmişlerdir. Ahi Evren’in de Moğolların güdümünde olanlar tarafından öldürüldüğü iddia edilmektedir.
Ahi Evren’in Kırşehir’deki tekkesi merkez tekke idi. Bütün ahiler manevî olarak Ahi Evren’e bağlı idi. Ahi Evren’in vefatından sonra da Kırşehir’deki tekkenin postnişini ahilerin manevî başkanlığını yürütmekteydi ki bunlara Ahi Baba denirdi. Diğer yerleşim merkezlerinde ise Ahi Baba vekilleri bulunurdu. Bir yerleşim merkezinde her meslek dalının bir tane Esnaf Şeyhi bulunur, Esnaf şeyhlerinin hepsi o yerleşim merkezindeki Ahi Baba vekiline bağlı olurdu. Ahi Baba vekili Esnaf şeyhleri tarafından seçilirdi. Ahi Baba vekilinin en önemli vazifesi Esnaf şeyhlerini ve onların idare heyetini denetlemekti. Herhangi bir mesleğin Esnaf şeyhleri ve idare heyetleri, o mesleğin ustaları tarafından seçilirdi. Bunların, esnafın haklarını savunmak, eğitimleri ile ilgilenmek, orta sandığında toplanan paraları idare etmek, törenler düzenlemek gibi vazifeleri vardı. En önemli vazifesi ise esnafı denetlemekti. Üretilen malların kalitesi sürekli denetim altında tutulur, böylece tüketici hakları 21. yüzyıl insanının hayalinin bile ulaşamayacağı bir seviyede korunurdu. Her türlü şikayeti değerlendirip esnafı denetleyen idare kurulu, eğer esnaf hatalı ise gereken cezayı verirdi. Bu cezalar, özür dilemeden dükkan kapatmaya kadar olabilirdi. Mesela yapılan ürün, kalitesiz olduğu için kısa zamanda yıpranmış ise, o ürün o ustanın dükkanının çatısına atılır ve müşteriye tazesi verilirdi. Tabii bu durum o usta için en büyük ayıp olurdu. İtibarı zedelenirdi. Tabii ki en çok denetim kunduracılar çarşısında olurdu. Kunduranın, müşterinin kullanım hatasından mı yoksa ustanın kalitesiz malzeme kullanıp işini savsaklayarak yapmasından mı yıprandığı tartışma götürdüğünden buradaki denetimler inceden inceye yapılırdı. Şayet ustanın hatası tespit edilirse yapmış olduğu pabuç dükkanın damına atılırdı. “Pabucu dama atılmak” deyimimizin kaynağı da bu olaya dayanır.
Ahilerin, Ahi Evren’den başka bir de meslek pîrleri vardır ki, bunlar genellikle o mesleği yapmış peygamberlerden olurdu. Ahi ustasının dükkanında o peygamberin isminin de geçtiği bir beyit yazılı olurdu. Mesela usta terzi ise asılı levhada, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İdris Nebîdir pîrimiz üstadımız” yazar; veya usta demirci ise, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / Davut aleyhisselamdır pîrimiz üstadımız” yazardı. Ustanın yapmış olduğu mesleği icrâ etmiş bir peygamber bilinmiyorsa o mesleği yapmış olan bir Allah dostu meslek pîri olarak kabul edilirdi. Mesela kahvecilerin dükkanlarında, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İmam Şazeli’dir pîrimiz üstadımız” yazılı levha asılı olurdu.
Ahilerde çok sistemli bir eğitim vardı. Ahilik teşkilatına girmeye aday olan çocuklara feta (yiğit) denirdi. Feta 10 yaşına geldiğinde bir ustanın yanında yamak olarak çalışmaya başlardı. Böylece ahiliğe de girmiş olurdu. İki yıl ücretsiz olarak çalışan yamak, tertip edilen bir merasimle çıraklığa yükselir ve artık ustasından harçlık almaya başlardı. Çırak, bir taraftan yamaklara sevgiyle davranıp onlara mesleği ve ahiliğin kurallarını öğrenebilmeleri noktasında yardımcı olur, diğer taraftan da kalfaların ve ustasının sözlerini can kulağıyla dinler, onlara hürmette kusur etmezdi. Çırak üç yıl kadar çalıştıktan sonra ustası tarafından kâfi derecede yetiştiği ve ahlaken olgunlaştığı teşkilata bildirilip kalfalık merasimi tertip edilirdi. Genç ahi kalfa olduktan sonra da yine bir taraftan çıraklara ahiliğin kurallarını öğretirken diğer taraftan ustasına gönülden itaat ederdi. Ustasına sadakatten asla ayrılmazdı. Başka bir ustaya gitmeyi veya başka ustaların kalfa ve çıraklarını ayartmayı akıllarının ucundan bile geçirmezlerdi. Maalesef zamanımızda sıkça görülen bu durum, o zamanlar görülmezdi. Böyle bir şey çok ayıp sayılırdı. Buna mukabil ustalar da kalfalarına mesleğin inceliklerini seve seve öğretirlerdi. Bir usta için en önemli iftihar vesilesi, yetiştirdiği ustaların çokluğu ve onların mesleğinde ehil olmaları idi. Çünkü o zamanın toplumunda insanlar iyi bir usta gördüklerinde, “filan usta yetiştirmişti” diyerek hocasını da anarlardı. Kalfa, üç yıl kadar çalıştıktan sonra eğer hakkında ciddi bir şikayet olmamışsa, müşterilere iyi davranmış, çırak yetiştirme hususunda gayreti görülmüşse, Ahi Baba vekilinin köşkünde yapılan bir merasimle ustalığa yükselir ve kendisine dükkan açma yetkisi verilirdi. Ustalık merasiminde bütün mesleklerin esnaf başkanlarından başka, müftü ve kadı da hazır bulunurdu.
Ahilikteki yamaklıktan ustalığa kadar olan terfî merasimleri günümüzdeki diploma törenlerinden mana itibariyle çok farklıydı. Bu merasimlerde bir üst dereceye terfi eden adaya güzel nasihatlerde bulunulurdu. Mesela ustalık merasiminde usta eski kalfasının sırtını sıvazlayarak şöyle derdi:
“Taşı tut altın olsun. Allah seni iki cihanda aziz etsin. Tuttuğun işten hayır gör. Erenler, pîrler hep yardımcın olsun. Allah rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin. Bilginlerin dediklerini, esnaf başkanlarının nasihatlerini, benim sözlerimi tutmazsan; ana-baba, öğretmen-usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kâfir ve yetim hakkı yersen, hülasa Allah’ın yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım ahirette boynuna çengel olsun”
Ahilerde pratik ve nazarî eğitim birbiri ile iç içe idi. Genç ahi ister yamak, ister çırak, isterse kalfa olsun gündüz iş başında mesleğini yaparak-yaşayarak öğreniyordu. Cumartesi akşamları ise zaviyelerde 740 maddeden oluşan davranış ve görgü kuralları tedrici olarak öğretilirdi. Mesela yamaklık ve çıraklık dönemlerinde bu 740 kuraldan 124 tanesi öğrenilmiş olurdu. Yamakların, çırakların, kalfaların ve ustaların dersleri ayrı ayrı idi ve hepsinin karakteri model bir şahsiyetin rehberliğinde şekillenirdi. Öğrenilen bilgiler kalben benimsenir, hemen tatbik sahasına intikal ettirilir, huy haline getirilirdi.
Ahi olabilmek için ilk önce cömert olmak, namazlarını kazaya bırakmamak, haya ve edep sahibi olmak, dünyayı terk etmek ve helal kazanç peşinde koşmak gerekirdi. Ahi olan kişinin üç nesnesi açık ve üç nesnesi kapalı olmalı idi: Gözü kötü bakışlara, ağzı kötü sözlere, eli haksızlığa ve zulme kapalı olmalıydı; kapısı konuklara, kesesi kardeşlerine, sofrası ise bütün fakirlere açık olmalı idi.
Ahinin yirmi dört saat boyunca yapacağı davranışlar belli idi. Hangi durumda nasıl hareket edileceği, görgü ve edep kaideleri zaviyelerde muntazaman öğretilirdi.
Ahilik, şimdiki esnaf odaları gibi kuru bir ticarî birlik olmayıp aynı zamanda dev bir eğitim müessesesi idi. Dev bir üniversite idi. Maalesef günümüz üniversite mezunları okulda sadece meslekleri ile ilgili nazarî (teorik) bilgileri öğrenmekte, mesleğinde uzmanlaşabilmesi için birkaç yıl pratik iş ortamında çalışması icap etmektedir. Zaten 22 yaşlarında üniversiteyi bitirmiş olan genç, 25 yaş civarında elinden iş gelebilen, verimli çalışabilen biri olabilmektedir. Halbuki bir ahi 10 yaşında yamak, 12 yaşında çırak, 15 yaşında kalfa ve nihayet 18 yaşında işini en iyi bir şekilde yapabilen bir usta olmaktadır. Üstelik üstün ahlaklı, edepli ve görgülü olarak yetişmekte, insanlık kalitesi itibâriyle de en üst seviyede olmaktadır. Halbuki günümüzde nice işini iyi bilen üniversite mezunları vardır ki insanlıktan nasibi yoktur. Nice avukatlar suçluyu savunmakta, nice doktorlar hastaları bankamatik gibi görmekte, nice çürük binalar yapan mühendisler yetişmektedir.
Diğer taraftan ahilik teşkilatı gibi mükemmel bir sistemi olmasa dahi ülkemizin kalifiye insan ihtiyacını belli seviyede karşılayabilmek için kurulmuş meslek liselerimiz var. Bu meslek liseleri de maalesef bazı dar kafalı insanların ideolojik kurbanı oldu. Sırf İmam Hatip liselerinin önünü kesmek için memleketin can damarlarından biri olan meslek liselerinin bileğini kestiler. Şu an, meslek liselerinin zaten sayısı az öğrencilerinin de kalbur altı öğrenciler olması istikbâlimizin vahameti hakkında fikir vermektedir. Bu durum sanayi toplumu olmayı hedef edinen bir ülkenin bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.
21. yüzyılda ahiliği olduğu gibi uygulamak belki mümkün değildir. Ancak 21. yüzyıl insanının ahilikten öğrenmesi gereken pek çok şey vardır. Ahiliğin teşkilat yapısının iyi incelenmesi, İslamî hizmetlerimizde ve eğitim faaliyetlerimizde örnek alabileceğimiz noktaların iyi tespit edilmesi gerekir. Mesela ahilikteki çırak-kalfa-usta ilişkisini eğitim hizmetlerimize uygulayabiliriz. Bir hocanın her seviyede talebesi olabilmekte, bunların hepsi ile ilgilenme noktasında zaman müsait olmayabilmektedir. Bu durumda ileri seviyedeki talebelerin hocadan bizzat ders alması, seviyesi düşük öğrencileri de bu talebelerin yetiştirmesi çok daha etkili olmaktadır. Nitekim başkalarına öğretilen bilgiler de hafızada kalıcı olmaktadır.
Allahu Teala, kurdukları müesseseler ve sistemler ile insanlara hizmeti gaye edinen ecdadımıza rahmet eylesin. Bize de ecdadımızın açtığı hayırlı yollardan yürümeyi ve daha başka hayır yolları açmayı nasîb eylesin. Âmin.
Ahi Evran Velî Türbesi [/align]
AHİLİĞİN İLKELERİ
Ahi Evran Veli’nin kurduğu ve ilkelerini belirlediği AHİ’lik kurum ve biliminin esaslarında “Ahlak, akıl, bilim, çalışma ve Devlet” kavramları daima ön planda tutulmuş, toplumumuzda da
1- Zinadan sakınılması,
2- İslam Dinince yasaklanmış yiyecek ve içeceklerden sakınılması
3- Yalan ve dedikodudan sakınılması,
4- Görülmemesi ve duyulmaması gereken hususlara dikkat edilmesi
5- Kötülük etmekten sakınılması,
6- Dünya nimetlerine ahireti unutturacak kadar bağlanılmaması konularında tavsiyelerde bulunmuştur.
7- Edepli olunması ve edepli bir toplum meydana getirilmesi esas alınmıştır.
AHİLİK NEDİR ?
Ahi’lik bir Türk esnaf kuruluşudur. Ahi’lik temeli yardımlaşmaya dayanan esnaf teşkilatıdır. Köylere kadar yayılan en küçük örgütten en büyüğüne kadar milli birlik ve beraberliğe, karşılıklı saygı ve sevgiyi sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke sayan, el birliği ve kardeşlik havası içinde din ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlı, köklü, sağlam, düzenli ve milli bir toplum kurmayı amaç bilen bir kuruluştur.
Bu kuruluş, XIII. Yüzyıldan XVII. Yüzyıla dek Ahi’lik daha sonra XX. Yüzyılın başlarına denk de “GEDİK” yani lonca örgütü olarak toplumun ekonomik kesimindeki oluşumları düzenlenmiştir. Anadolu Ahi teşkilatı, kuruluşundan zamanımıza kadar, gerek kendi bünyesinde ve gerekse topluma karşı görevini yapmış bir müessesedir. Kendi içerisinde doğruluk, karşılıklı yardım ve saygı esasından hareket ederek Türkiye’nin ticari ve ekonomik hayatında büyük rol oynamış ustalar, çıraklar, kısacası zanaatkarlar yetiştirmiş ve yetişen bu esnaf tek taraflı çıkar endişesi ile hareket etmemiştir.
Sadece mesleki fonksiyonunu yerine getirerek topluma hizmet etmekle yetinmemiş olan bu müessese, kuruluş devrinde yerleşme meselelerinde ve Anadolu’nun Türkleşmesinde ve yayılmasında, daha sonra da genişleme esnasında büyük rol oynamış bir teşkilattır. İşe deri işçiliği ile başlayan ahi’ler sanattaki kabiliyetleri ve yüksek ahlaki meziyetleri ile otoritelerini zamanla bütün öteki sanat kollarına da tanıtmıştır. Bu geleneğe, bütün tarihleri boyunca Osmanlı Sultanları da saygı göstermiş, tekelci tüccarlara karşı zanaatkarları korumuşlardır.
AHİ’LİK TÖRENLERİ
Ahi teşkilatlarında, teşkilatın yaşantısına yön veren birçok törenlerle karşılaşmaktayız. Bu törenler;
1- Yol atası ve yol kardeşi edinme töreni: Ahi’liğe giriş niteliğinde bir törendir. Daha sonra bu teşkilatların esnaflaşma ve sanatkarlaşma süreci içerisinde herhangi bir sanatta çıraklığa kabul edilme töreni haline gelmiştir. Çırak adayları düzenlenen bu törende kendilerine birlik içerisinden bir yol atası “USTA” ve iki yol kardeşi “ARKADAŞ” seçerek çıraklığa başlamaktadırlar.
2- Yol sahibi olma töreni ise; bağlı bulunduğu sanat kolunda çıraklık serisini tamamlamış olanların kalfalığa yükselme törenidir. Bu tören de Ahi’ye yol sahibi olduğunu gösteren bir kuşak bağlanmaktadır.
3- İcazet Törenine gelince; bu tören de ahi zaviyelerinde bütün ahilerin katılmasıyla düzenlenmekte ve en yaşlı ahi tarafından yönetilmektedir. Kalfa bağlı bulunduğu sanat dalında kalfalık süresini tamamladıktan sonra, ustasının kabul ve uygun görmesi ile ustalığa geçiş törenidir.
Tören okunan çeşitli dualardan sonra icazet alan kimsenin, kendisine “Hakta ala kisbine bereket versin” diye dua eden şeyhin, ustaların ve ihtiyarların ellerini öpmesi ile sona ermektedir.
Bu tören “peştamal kuşanma” töreni adı altında çeşitli esnaf ve sanatkarlar arasında yakın zamana kadar yaşamıştır.
Ahilik, bir insan bilimidir.
Ahi; Her şeyde, her ortamda ve her çağda.
Denge ve düzen tutturandır.
Dağıtan değil toparlayandır.
Yıkan değil yapan.
Dünya ve ahiret dengesi tutturandır…
Ülke ve ülkelerin varlığına.
Karlılıklar, mutluluklar sağlayandır. [/align]
AHİLİKTE, USTANIN ÇIRAĞA ÖĞÜDÜ
Pirinden yüz döndürmeyesiz, farzı terk etmeyesiz, sünnete kehil olmayasız, dinin ve malını ve helalinizi saklayasız, evet dedüğünüzü lazım kılasınız, her kanda varırsanız izzet ve ikramla varasınız, elinizle koymadığınızı almayasız, sözü hikmetle söyleyiniz, yoksa kulak urarsınız.
AHİ EVRAN VE KIRŞEHİR’DE AHİ EVRAN GELENEĞİ
Ahi’lik yüzyıllar boyu koyduğu kurallara Osmanlı Ekonomisinde, bir ticaret ahlakı yerleştirmiş, esnaf ve sanatkarları korumuştur.
Kırşehir’de her yıl Ekim ayının 2. haftası Ahilik Kültürü Haftası ve Esnaf Bayramı olarak kutlanmaktadır. Türk esnafının önderi, kooperatifler, işçi sendikaları, Sosyal Sigortaların fikir atası, esnaf dernekleri birlikleri, federasyonlar ve konfedarasyonların öncüsü olarak bilinen Ahi Evran’ın çağdaş yaşam şartlarına uygun, törenlerini yaşatmak ve ticaret ve sanatta ahlaki temellere dayalı güzel geleneklerini., tüm esnaf sanatkarlarına ve tüm dünya esnaf sanatkarına duyurmak ve onların her yıl Kırşehir’de bir araya gelmelerine imkan hazırlamaktadır.
Anadolu Ticaretini Şahlandıran Kişi:Ahi Evran
Sıradaki Zat, açıkcası bir hayli meşhur bir kişi. Özellikle son zamanlarda hakkındaki yayınların çokluğu ile O'nu tanımayan kalmadı. Ahiliğin kurucusu Ahi Evran'dan bahsediyorum. Tabi Kırşehir denilince akla gelen en önemli isimlerden birisi de Ahi Evran'dır. Türklerin Anadolu'ya ilk girdikleri yıllar. Anadolu her şeyi ile Bizans ve hristiyan bir kültür heryere hakim. Kılıçla elde edilen fetihler geçici olacaktır. Asıl olan kültür ile sanatla elde edilen üstünlüktür. Türkler o yıllarda sadece debbağlıkta ileridirler. Peki Anadolu'da nasıl tutunacaklardır. İşte bu sırada insanımızı her şeyi ile örgütleyen Ahi Evran gibi ileri düşünceli insanlar çıkar. Kültürde, sanatta, uğraştıkları işlerde branşlaştırırlar onları. Meslek grupları oluşturulur. Her bir mesleğin bir piri vardır. Tam bir otokontrol sağlanır. Her meslek grubunun şeyhi, yani bugünkü adıyla bir dernek başkanı vardır. Denetlemeler yapılır, kalite kontrol sistemi geliştirilir. Akşamları ve hafta sonları eğitim programları uygulanmaya başlanır. Böylece kısa süre içerisinde Anadolu ticaretinin büyük bir kısmı Türklerin eline geçecektir. Onlar muvaffak olmuşlardır çünkü kolektif bir şuurla, birlikte hareket etme özelliği kazanmışlardır. Halbuki Bizans esnafı kendi öz kardeşini bile üç kuruşa satmaya hazır bir ahlaka sahiptir. Hep ben şeklinde gelişen bu anlayış onların kısa sürede önce ticaretten, sonra da toplumun diğer kesimlerinden silinip gitmelerine sebep olacaktır.
İşte şimdi biz, insanımız üzerinde bu kolektif şuuru uyandıran büyük insanı ziyarete gidiyorduk. Kendi adıyla anılan mahallede bulunan Ahi Evran zaviyesi 1236 yılında inşa edilmiş. Zaviyeli yada Tabhaneli dediğimiz ters T planlı bir yapıya sahip. Burasının yolcuların sık sık uğradıkları bir yer olması, yada ahilerin toplanarak programlar gerçekleştiriyor olmalarından dolayı yapının yanlarında kanat binaları bulunuyor. Günümüzde cami olarak işlevini devam ettiren yapının kanatlarından bir tanesi içinde Ahi Evran ve müridlerinin kabirleri
de bulunuyor. Türbe kısmına giriyor ve 93 yaşında vefat eden bu kocaerene karşı dualarımızı gönderiyoruz. Dularımızın arasında, bu gün de tüccarlarımızın, esnaflarımızın yine aynı anlayış içerisinde birbirine düşmeden, ortak değerler etrafında birleşerek ülkemizi ileriye taşımalarını dileyerek oradan da ayrılıyoruz.
Ahİ Evran Ünİversİtesİ
Üniversitemizin başlangıcı sayılan Kırşehir Eğitim Fakültesi, 1961 yılında Erkek Öğretmen Okulu olarak açılmış, 1974-1975 eğitim-öğretim yılında Eğitim Enstitüsüne dönüştürülmüştür. 1982 yılında da iki yıllık Eğitim Yüksekokulu'na dönüştürülerek Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi'ne bağlanmıştır. 1988 yılında öğrenim süresi dört yıla çıkarılmış, 1992 yılında ise 3837 Sayılı Kanunla Kırşehir Eğitim Fakültesi halini almıştır.
1976 yılında Kırşehir Meslek Yüksekokulu, Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Yükseköğretim Kurumu olarak öğretime açılmış ve 1982 yılında 2809 Sayılı Yükseköğretim Kurumları teşkilatı hakkında 41 sayılı kanun hükmünde kararnamenin değiştirilerek kabulüne dair kanunla kurulmuş bulunan Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanmıştır.
1997'de Kırşehir Sağlık Yüksekokulu Kırşehir Sağlık Lisesi binası devir alınarak kurulmuştur.
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulumuz ise 07.10.1999 tarih ve 99/13517 sayılı kararla kurulmuştur.
Kaman Meslek Yüksek Okulu 1998-1999 yılında Hacettepe Üniversitesi bünyesinde eğitim ve öğretime başlamış ve 2003 yılında GAZİ ÜNİVERSİTESİ ve HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ arasında yapılan protokol gereği GAZİ ÜNİVERSİTESİ' ne bağlanmıştır.
Sessizlik:
KIRŞEHİR'İN AKARSULARI
Kırşehir ili asıl olarak Kızılırmak ve onun önemli kollarından biri olan Delice ırmağın havzaları üzerinde bulunmaktadır. Ayrıca il topraklarının küçük bir bölümü de kapalı havza durumundadır.
KIZILIRMAK:İç Anadolu’nun kuzeydoğusunda Kızıldağ dan doğan Kızılırmak, Sivas, Kayseri, Nevşehir ve Kırşehir’i geçtikten sonra, kuzeybatıya döner ve Kırşehir kentinin 17 km. güneyinden geçerek akışını sürdürür.
Ülkenin akarsularında olduğu gibi Kızılırmak’ın da akış rejimi çok düzensizdir. Havzaya yaz mevsiminde yeterince yağış düşmez. Buharlaşmanın çokluğu yüzünden ırmağın suyu bu mevsimde azalır. Kış aylarında ise Kızılırmak havzasının orta ve yukarı kesimlerinde yağılar kar şeklinde olduğundan su düzeyinde önemli bir yükselme görülmez.
Kırşehir’e girmeden önce Gülşehir yöresinde ırmağın ortalama debisi 85.167 metre küp/saniye olarak saptanmıştır. Akarsu üzerinde yapılmış olan Hirfanlı ve kesik köprü barajları il sınırları içinde bulunmaktadır.
Kızılırmak[/align]
Kırşehir-Kılıçözü Deresi: Baran Dağının kuzey yamaçlarından kaynaklanan Kırşehir-Kılıçözü deresi önce kuzeye akar sonra güneye doğru genişçe bir yay çizerek Çoğun, Kırşehir ve Güzleri geçerek Kızılırmak’a katılır. Uzunluğu yaklaşık 80 km olan akarsu Coğun’a dek Araözü Deresi adıyla anılır. Çoğun ile Kızılırmak’a karıştığı taka yöresi arasında, batıdan İğdeli öz ve Salgösteren, doğudanda baş deresiyle Büyük Dereyi alır.
Kırşehir-Kılıçözü deresinin sularında geniş ölçüde sulamada yararlanılmaktadır. 1960’ların 2. yarısında devlet su işlerince yürütülen yoğun çalışmalarla akarsu üzerinde Çoğun Barajı ile İğdeliöz, Kılıçözü ve Güzler sulama regülatörleri yapılmıştır. Akarsuyun su rejimi düzensizdir. Kurak yaz aylarında suyu önemli ölçüde azalır. Kış ve bahar aylarında ise, sağanak yağışlardan sonra taşmaktadır.
23-24 Ocak 1966 tarihinde şiddetli yağmurlar ve eriyen karlarla kabaran akarsu taşmış, vadi tabanlarında tarım alanları sular altında kalmış, ayrıca Kırşehir kentinde 41 yapı ağır zarar görmüştür.
Delice ırmak: Kızılırmak’ın önemli bir kolu olan Delice ırmak Yozgat’taki plato ve dağların güney yamaçlarından 3 kol halinde başlar. Bu küçük kolların birleşmesiyle ırmağa dönüşen akarsu, Yerköy ilçesinden sonra, Yozgat-Kırşehir sınırını oluşturacak şekilde kuzeybatı yönünde akar. Gölcük bucağının batısında il toprakları dışına çıkan delice ırmak, Çorum il alanında kuzeye döner Kızılırmak’a karışır.
Delice ırmağı [/align]
Uzun ve kurak geçen yaz aylarında şiddetli yağışlar ve eriyen karlarla kabarmaktadır. Delice ırmak’ın ortalama debisi Yerköy’de 27.233 metre 3/saniye olarak ölçülmüştür.
Kaman-Kılıçözü deresi: Kaman ilçe alanından çok sayıda kol halinde başlayan Kaman-Kılıçözü deresi kırık fay hattı boyunca kuzey yönünde akar. Uzunluğu yaklaşık 150 km olan akarsu Karaova bucağının batısında ilin kuzey bölümünde yer alan dağ ve platoların sularını toplayan Malaközü deresini alır. İlin Ankara ile sınırını oluşturacak şekilde akan Kaman-Kılıç özü deresi, Ocakbaşı Bucağında il sınırları dışına çıkar. Daha sonra doğuya yönelerek. Ankara-Yozgat sınırında Delice ırmak'a karışır.
Seyfe Gölü Kuş Cenneti[/align]
Kırşehir’de bu akarsuların dışında Seyfe Gölüne akan çok sayıda küçük derecik ile kuzeyde Delice ırmak’a güneyde Kızılırmak’a dökülen dere ve çaylar vardır. Yaz aylarında bu dere ve çayların büyük çoğunluğu kurur.
Seyfe Gölü Kapalı Havzası: Kızılırmak havzasından başka, ilde tarımsal açıdan önem taşıyan bir de kapalı havza bulunmaktadır.
İl alanının kuzey-güneybatı doğrultusunda ortadan bölen dağlar ile güneydoğu yönünde uzanan Kervansaray Dağlarının çizdiği üçgen içinde kalan Seyfe Gölü kapalı havzası 3. zamanda bir neojen gölü durumundaydı. Daha sonra tektonik hareketler sonucu sular çekilmiştir. Çevre dağlardan dar ve derin vadiler açarak inen akarsularla taşınan maddeler suların çekilmesiyle açığa çıkan neojen göl tortularının üzerine yığılmış ve kalın bir alüvyon toprak tabakası oluşmuştur. Seyfe gölü havzadaki bu neojen gölünün bir havzasıdır. Göl havzada, orta büyüklükte bir su yüzeyi oluşturmaktadır. Gölün çevresinde, ilin ova niteliği taşıyan en geniş tarım toprakları yayılmaktadır.
VADİLER
Yapısında karstik oluşmalar egemen olan Kırşehir platosunda vadiler çok önemlidir. Yumuşak ve aşınması kolay olan topraklarda akarsular derin yarıklar açmıştır. Seyfe Gölü çöküntü alanına açılanlar ve kırık fay hattına yerleşmiş olanlar dışında vadiler genellikle dar ve diktir. Bu nedenle tabanları, ova yada geniş tarım düzlükleri oluşturacak denli geniş değildir.
Kızılırmak[/align]
Kızılırmak Vadisi: Ülkenin en uzun ve en önemli vadisi olan Kızılırmak vadisi iç Anadolu’da geniş bir yay çizdikten sonra kuzeye yönelerek Karadeniz'e dek uzanır. Kırşehir ili bu yayın iç kesiminde yer alır. Kayseri’nin kuzeyinde başlayan Kızılırmak vadisi Nevşehir ilinin ortasından geçer. Sonra Kırşehir’in güneyinden geçip Ankara il alanına sokulan vadi Orta Anadolu’nun düşük yükseltili platolarında geniş bir koridor oluşturur. Yürücek’in doğusundan il alanına giren vadi, Ecikağıl dan sonra Ankara - Kırşehir sınırını oluşturacak şekilde Ağapınar yöresine dek uzanır. Türkiye’nin en önemli barajlarından olan Hirfanlı ve Kesikköprü, Kızılırmak Vadisi’nin bu kesiminde yapılmıştır.
Hirfanli[/align]
Kırşehir-Kılıçözü vadisi: Kuzeybatı güneydoğu doğrultulu fay hattı boyunca uzanan Kırşehir-Kılıçözü vadisi, Baran Dağının kuzey yamaçlarından başlar, Sofulara dek kuzey yönünde uzanan vadi, buradan sonra önce doğuya sonra güneye dönerek Çuğun’a dek gelir. Aynı yönde uzanan vadi Kırşehir kenti ve güzleri geçtikten sonra Kızılırmak vadisine açılır
Hirfanli[/align]
Kırşehir-Kılıçözü vadisi, çoğuna dek dar ve diktir. Çuğun’dan başlayarak genişleyen vadi tabanı, Kızılırmak vadisine dek sürer. Geniş vadi tabanının ortasından akan akarsu yatağını doğusunda ve batısında, taşınma yoluyla oluşmuş önemli tarım alanları sıralanmaktadır. Çoğunda vadinin daraldığı bir noktada kurulan Çoğun barajı ve Güzler regülatörü aracılığıyla sulanan bu topraklar ilin en önemli tarım alanları durumundadır
Ovalar
Çoğun Ovası: Çoğun barajının yapılmasından sonra, barajdan sulanan ve vadi tabanlarında Merkez ilçeye dek yaklaşık 17-18 km uz
Sessizlik:
KIRŞEHİR'İN KÜLTÜREL GELENEĞİ VE ÖZELLİKLERİ
[/align]
Yaşama Biçimi:
Osmanlı döneminde Ahilik merkezi olan Kırşehir’de toplumsal yaşamda geleneksel ahlaksal değerlerle biçimlenmiştir. 9. yüzyılın ortalarından başlayarak, Ahilik ekonomik ve toplumsal işlevini yitirmiştir. Ancak, üretim ilişkileri pek değişmediği için etkileri süregelmiştir. Ancak dinsel değerlerde günlük yaşamda belirleyici bir yer kazanmıştır. Cumhuriyet sonrasında geleneksel yapı çok az değişime uğramıştır.
1950’lerde, Kırşehir yaşamında belli bir canlanma görülmüştür. Kente en yakın merkez Ankara, bir dönem “yeni geçim kapası” gibi görülmüştür. Tarımsal alanların sınırlılığı ve verim düşüklüğü kent halkını göçe itmiştir. Nüfus artışıyla bu sorun daha önemli bir boyut kazanmıştır. “ev büyüğü” denen baba saygınlığı sürerken, geniş aile yapısının çözülmesi ilişkilerde sarsıntılar yaratmıştır.1960’larda bu süreç hızlanmış, köyden merkez ve Kaman gibi ilçelere göç yoğunlaşmıştır. Aynı dönemde büyük merkezlere ve yurt dışına işçi göçü başlamış, nüfus dalgalanmaları olmuştur.
Kente göçenler, tarımsal alandan, küçük üretim yada hizmet sektörüne geçmekte, ilişkiler pek değişime uğramamaktadır. Kentteki en yaygın iş taşçılıktır. Bu yada benzer işlerde usta-çırak ilişkileri egemendir. Ahilik geleneğinin etkisi bu ilişkiyi koruyuculuk - gözeticilik boyutlarına varmaktadır.
Göçler Kırşehir yaşama biçimini 1980’lerde ekilemeye başlamıştır. İl dışında çalışarak sağlanan parasal birikimler, 1970’lerde kentte yatırama yöneltmiş, kooperatif yada büyük ortaklıklar oluşturulmuştur. Burada da hemşerilik - akrabalık ilişkileri etkilidir. Kent dışındakiler de bu tür bağlarını korumaktadırlar.
Giyim-Kuşam: kır-kent ayrımı giysilerde belirgindir. Merkezlerdeki kadın giyiminde moda ve pazar, kırsal kesimlerde çalışma koşullarda ve gelenekler etkili olmaktadır. Erkek giyiminde ayrılık daha azadır. Yüksek gelir grubu ve memur çevrelerinde büyük merkezlerdeki giyim biçimine özenme görülürken kent genelinde günlük ve yabanlık giysi ayırtına pek rastlanmaz.
[/align]
Beslenme Biçimleri: İlin tarımsal ürünleri beslenmenin de temelini oluşturur. Beslenme hamurlu yiyeceklere, et ve süt ürünlerine dayanmaktadır. Kırsal kesimlerde tüketime yönelik fasulye, domates, biber, patlıcan gibi sebzelerde yetiştirilir. Bağcılığın eski önemini yitirmesine karşın üzüm, kayısı, dut gibi meyveler yöre beslenmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Erişte, salça, pekmez gibi yiyecekler giderek yerini Pazar ürünlerine bırakmaktadır.
Erik, zerdali, kayısı ve elma kurularına yörede “kak” denir. Elma dışındakiler güneşte kurutulur, kışları çerez olarak yenir yada hoşaf yapılır. Elma, armut ve üzümün “kışlık” denilen özel çeşitleri de yetiştirilmektedir. Üzüm ve armut “hevenk” yöntemiyle kurutulmaktadır; meyveler saplarıyla toplanıp bir gün güneşte bekletilir. Saplar yumuşadıktan sonra kalınca iplere dizilerek kiler yada mahzenlerde tavanlara asılır, saklanır. Meyve kurularından nohutlu tatlıda yapılmaktadır. “haside” denilen zerdali yağlaması, yöreye özgü tatlılardandır.
Ayrıca üzüm, armut, elma gibi meyvelerden pekmez yapılmaktadır. Pazara yönelik üretime dönüştükten sonra, Kırşehir bölgesinin pekmez üretimi merkezlerinden biri olmuştur. Pekmezden evlerde “köftür” denen yiyeceklerde yapılmaktadır. Taze pekmez un karıştırarak pişirilir. Pelte kıvamına gelince büyük tepsilerde soğumaya bırakılır. Soğuyup sertleşince baklava biçiminde kesilir. Bozulmasını önlemek için nemsiz yerde saklanır. Yine pekmezle “kedi batmaz” denen bir tür tatlı yapılır. Kuru yufka ufalanarak bir kaba konulur üzerine sıcak pekmez dökülür, soğuyunca yenir.
Yörenin en yaygın et yemeği tavuk yada hindi etinden yapılan “çullama” dır. Yağ ve unla pişirilen göğüs eti tavuk suyuyla muhallebi kıvamına gelinceye kadar kaynatılır. Pirzola türü etler küllenmiş ateşte pişirilir. Buna “söğürme” denmektedir. Süt ürünlerinden yağ, ayran vb. şekilde yararlanılmaktadır.
YEMEK ÇEŞİTLERİ
Tandırda Çömlek paça : Koyun veya kuzunun baş ve ayakları, tüyleri temizlendikten sonra parçalanır. Bir çömlek içine sarımsak ve su ilave edilerek baş ve ayaklar konur. Çömleğin ağzı bağlanarak közlü bir tandırın içine gömülür. Piştikten sonra üzerine limon sıkılır ve servis yapılır.
Keşkef: Döğülmüş buğday birkaç gün ıslatılır. Kabarınca ezilir. İnce lif haline getirilip yağ ve etle muhallebi kıvamına gelinceye kadar pişirilir. Üzerine salçalı yağ dökülerek servis yapılır.
Çömlekte Kuru Fasulye : Kuru fasulye haşlanarak suyu süzülür. Kuşbaşı et biraz pişirildikten sonra üzerine salça yağ, soğan ve tuz ilave edilir. Haşlanmış fasulye ve etler ile içinde sıcak su bulunan bir çömleğin ağzı kapatılarak köz halinde bulunan tandırın içine konur. İki saat kadar piştikten sonra tandırdan çıkartılarak servis yapılır.
Mantı (Kesme Mantı) : Una yumurta katılarak hamur yapılır. Tuz ilave edilir. Hamur yuvarlak bezi yapılır. Oklava veya merdane ile açılır. Hafif kurumaya bırakılır. Açılmış olan ve biraz kuruyan hamur üstüne konup ince dilimler halinde kesilir. Kesilen mantılar kurutulur. Pişirmesi ise makarna gibi olur. Suyu kaynatılır ve biraz tuz atılır. Mantı kaynayan suda haşlanır. Ve suyu süzülür. Önceden hazırlanan sarımsaklı yoğurt ile iyice karıştırılır. Sonra bir başka kapta üzerinin sosu hazırlanır. Sos yağ, bolca, domates, biber, kıyma ile yapılır. Sosa karabiber, pul biber, maydanoz eklenir. Sarımsaklı yoğurt ile karıştırılmış mantının yine üzerine sos dökülerek servise hazır hale getirilir.
Yoğurt Çorbası : Yarma denilen döğme buğdayla yeşil mercimek, biraz haşlanmış nohut güzelce yıkanır. Süzme yoğurt ile bunlar iyice karıştırılır. İçine bir yumurta kırılır. İki kaşık kadar un katılır. Çok az ayçiçek yağı damlatılır. Mevsimine göre içine yaş veya kuru nane katılır. Bunlar iyice karıştırılır. Biraz su ilave edilir. Kaynayıncaya kadar karıştırılır. Devamlı karıştırılmazsa çorba kesilebilir. Çorba ateşe konunca içine patates, yeşil biber, patlıcan atılır. İlkbaharda temizlenmiş kenger atılır. Çorba piştikten sonra başka bir kapta kuru nane ile yağ hafif kavrulup çorbanın üzerine dökülür. Çorba servise hazırdır.
Gendeme (Kemikli et) : yarım kilo kuş başı et tencereye konulur. Suyu çekilinceye kadar ateşte pişirilerek, soğan doğranır. Biraz yağ ilave edilerek, pişinceye kadar beklenir, daha sonra domatesi ve biberi ilave edilip çok miktarda su konur. Yarım kilo yarma ilave edilirse 2 kilogram su konur. Tuz ilave edilip yarma dağılacak duruma gelinceye kadar pişirilerek servise hazır hale getirilir.
Pelte : ½ kg un, 250 gr. Tereyağı, 250 gr pekmez. Un yağ ile pembeleşinceye kadar kavrulur. Biraz su ile pekmez ilave edilir. Karıştırılarak suyu çekilinceye kadar pişirilir. Biraz tuz ilave edilip ateşten indirilir. Tabaklara konduktan sonra üzerine tereyağı eritilerek dökülür.
İnançlar Ve Töresel Yapı: Osmanlı döneminde toplumsal yapıyı biçimlendiren dinsel ahlaksal değerlerle Ahilik gibi iş örgütlenmeleri, Cumhuriyet sonrasındaki inançlar ve töresel yapıyı da etkilemiştir. Geleneksel ilişki ve değerler kent yaşamındaki önemi büyük ölçüde korumaktadır.
Dinsel Yapı Ve Boş İnançlar : Tekke ve dergahlar çeşitli dinsel yolların eğitim alanı olmuştur. Kapanışlardan sonrada bunların kent yaşamındaki etkileri sürmüştür. Bektaşilik, yaygın inanma kaynağıdır. 1937’de Kırşehir ve dolaylarında oturan Alevi köylüleri, çocuklarını Hacıbektaş Çelebilerine tekke için adak verirlerdi. Din uluları, ermişler ve kahramanların olduğu söylenen birçok gömüt, yada türbe adak ve ziyaret yeridir. Şeyh Süleyman Veli, Ahi Evran-ı Veli, Karakurt Baba, Aşık Baba türbeleri bunlardandır.
Evlenme Gelenekleri : Yöre evlenmelerinde görücülük, başlık, gelinlik etme, çokeşlilik gibi geleneksel yöntemler geçerlidir. “gelinlik etmede” yeni gelinler belirli bir süre büyüklerinin yanında konuşmaz, kaş göz işaretleriyle yada fısıldayarak anlaşırlar, sofraya oturmazlar. Merkezlerde bırakılan bu gelenek kırsal kesimlerde geçerliliğini korumaktadır. Gelin belli bir süre doğurmazsa (1-2 yıl) kocası yeniden evlenmeye hak kazanır. Özellikle kırsal kesimlerde doğal olan bu durumlarda gelinde görümcelere katılır. Kocasına yeni bir eş arar. Yakın köylerden beğenilen 14-15 yaşlarındaki yeni eşe “ferik” denir.
Evlenme çağında oğlu olanlar için nişan, düğün törenleri, hamamlar kız beğenilecek yer arasındadır. Mucur’da ise bu amaçla ilkbahar, yaz aylarında “köme” denilen kır gezisine çıkılır. Buralarda beğenilen kızlar, bir bahaneyle oğlana da gösterilip, görüşü alındıktan sonra görücü gidilir.
İlk görüşmeden sonra ailenin yada çevrenin saygınlarından birkaç dünür gider. Kız istemede tekerlemeye dönüşmüş şu sözler kullanılır. “ Yedik içtik, ölçüp biçtik, gelene niye geldin denilmez, Allah’ın emrine hiç karşı gelinmez, bizim buraya gelişimizin bir maksadı vardı, kerimenizi Allah’ın emri peygamberin kavliyle bizim mahduma istemeye geldik. Sen bu işe ne dersin?” Kız babası ya da evin büyüklerinden biri de danışıp görüşmek için zaman ister. Kimi yörelerde yanıt olumsuz olursa kızın evde kalması için, evin bir yerine çivi çakılarak büyü yoluna baş vurulduğu da görülür.
“küçük şerbet” denen söz kesiminde şerbetler içildikten sonra kolye yada altın takılır. Buna “bellilik etme” denir. Başlık kesilir. Ailenin durumu uygunsa “iki başın görülmesi” yoluna gidilir. Başlık alınmaz kız evinin tüm harcamaları nişan ve düğünde alacağı eşya ve takı, erkek evince karşılanır. Kırsal kesimde iki başın görülmesi yanında başlık alındığı da görülmektedir. Başlık kararlaştırıldıktan sonra kız evince konuklara ağız denilen şeker, lokum yada şerbet sunulur.
Nişan kimi zaman 2 aile arasında yapılır.Evlerdeki takı ve yüzük takma işlemine “küçük nişan” denir. Ev dışında “okuntu yeri” denen konuklarında çağrıldığı nişanlar merkezlerde salonlarda yapılır. Nişanlılık döneminde bayramlarda geline armağanlar götürülür. Bu genellikle boyalı koçtur. Gelinin anasından yada kendisinden armağan alınmadan koç verilmez.
Kiralanan bir okuyucu kadın konu komşuyu düğüne çağırır. Düğünler genellikle perşembe günü başlar, Pazar günü biter. Düğün evinin belli olması için çatıya bayrak dikilir. Köylerde bayrak direğinin ucuna soğan ve elma takılmaktadır. Kırşehir düğünlerinde davul zurna yanında genellikle köçekte olur. Kadın kılığına girerek keman, saz ve def eşliğinde oynayan erkeğe köçek denirdi. Kentin Bağbaşı mahallesinden tutulan köçeklerle çalgıcılar bir ekip oluşturur. Cuma günü öğleden önce gelin, öğleden sonrada güvey hamamı yapılır. Cumartesi öğle üzeri de kız evi, komşularıyla birlikte düğün evine “hayırlı olsun a” gider, yemek yenir. Düğün evinin erkek konukları da onları izler, davul zurna eşliğinde kız evine gidilir, 2 saat kalınır. Dönüşte gündüz kınası yapılır. Bu törende kına yakılmaz, gelinin yeni giysileri konuklara gösterilir.
Köçekler kadınların önünde oynar, gelin bahşiş verir, orada bulunanlarda alınlarına para yapıştırır. Gelin, kınacı kızlara akşam yemeği verdikten sonra akşam kınasına geçilir. Konuklar toplanır. Gece köçeklerin oyunu ile başlar. Gelin yeniden giyinir. Kına bir tepsi içinde kırılırken “kına özenmiyor” diye bir söz atılır. Gelin bahşiş verdikten sonra kına sulandırılır. Önde tefçi kadın, arkada gelin, onun ardından da mumlar, kına tepsisini taşıyan kızlar kına türküleri söyleyerek konukların bulunduğu odaya girer.
Gelin kaynanası armağan verdikten sonra avucunu açar ve kınası yakılır. Eli sarılmadan önce evin bir duvarına basarak iz bırakılır. Sonra konuklara çerez dağıtılır. Tef eşliğinde türküler söylenir, oyunlar oynanır.
Kimi yörelerde kına gecesi dağıldıktan sonra ana-kız ağıtı yakılır.Yüzü tülbentle örtülen gelin ortaya oturtulur.Anası kız kardeşleri ve akrabaları “sen bana dert arkadaşıydın, seninle dertleştim. İşlerime şimdi kim bakacak? Hasta olsam sen bakardın bana şimdi kim bakacak?” gibi sözlerle onu ağlatırlar. Aynı gece kız evinin delikanlıları, oğlan evine baskın yapar. Buna “kayın gitme” denir. Masalar kurulur. “dokuz butlu tavuk” istenir, içkiler içilir. Sabaha doğru “dan pilavı” denilen tavuklu pilav yenildikten sonra herkes dağılır.
Sabah gelin adayı hazırlanırken gelin bir odaya kapatılır. Yakınlarına “gardaş - emmi dayı yolu” gibi armağanlar alındıktan sonra dışarı çıkılır. Babası gelini kayınbabasına teslim eder. O da “ yengesi”denen gelinin arkadaşı yada akrabalarından biriyle gelin arabasına bindirilir. Geçmişte atlı araba, fayton yada yalnız atlılardan oluşan gelin alayının yerini günümüzde otobüs ve minibüsler almıştır. Köylerde alay gömütlük, ziyaret yeri gibi kutsal yerlerden geçerek, kentte tüm çevreyi dolaşarak düğün evine gelinir.
Arabanın sürücüsü güveyden bahşiş almadan gelinin indirilmesine izin vermez. Güvey gelini koltuğunun altına alarak eve girer. Eşikte cebindeki bozuk paraları ve çerezleri gelinin başına saçar.
O akşam komşulardan 5-10 genç “güvey başı” yemeğine çağrılır. Hoca dua okuyarak gelin ve güveyi odalarına götüreceği sırada gençler güveyi bir odaya kapatır. Tavuk baklava gibi armağanlar almadan bırakmazlar. Güvey kurtulunca dini nikah kıyılır.
Doğum Ve Çocukla İlgili Gelenekler : İlde çok çocukluluk yaygındır. Aileler daha çok erkek çocuk ister. Bu amaçla gelin eve girer girmez kucağına erkek çocuk verilir. Gebelik döneminde erkek çocuk için hazırlık yapılır. Kadının erkek doğurması ona saygınlık yaratır. Kız doğuranlar için kullanılan “oğlan doğurmuş gibi ne yatıyorsun” sözü yörede tekerlemeye dönüşmüştür.
Sancılar başlayınca gebeye şerbet içirilir, boyuna ayet yada Kuran takılır. Kırsal kesimlerde genelde doğumlar ebesiz olur. Doğumdan 3 ezan geçtikten sonra bebek gürbüz olsun diye, ailede en iştahlı birinin yardımıyla emzirilir. Aynı amaçla çocuğun boyuna tereyağı sürülür.
Yıkanıp kundaklanan bebeğin baş ucuna nazar değmesin, al basmasın diye Muska ve kuran asılır. Yastığı yanına sarımsak soğan ve yumurta konur. Çocuğun rahatlaması için altına elenmiş toprak konur.
Sabahleyin çocuk uyanınca büyükler toplanır ad koyma töreni yapılır. Ailenin en yaşlısı çocuğu kucağına alarak kulağına ezan okur. 3 kez adını söyler 40 gün dolmadan dışarı çıkarılmayan bebek kırkından sonra komşulara gezmeye götürülür. Buna “40 kovalama” denir.
Erkek çocuklarında sünnet dönemi 6 haftalıktan başlar. Sünnet düğünü ve kirvelik gelenekleri yaygındır. Kırsal kesimde yemek ve eğlenceyle yapılırken, merkezde fayton yada taksiyle sünnet çocuğu ve arkadaşlarının çevrede gezdirilmesi, hamama götürülmesi gelenekler arasındadır.
Ömrünün kısalığı düşüncesiyle çocuk 1 yaşına gelmeden saçı kesilmez. Dişi çıktığında ilkin kimsenin duyup görmemesine çalışılır. Ana evin büyüklerinden birine “şunun dişi çıkmış mı?” diye sorar. O da çocuğun azına bakarak dişinin çıktığını söyler. Armağan verir.
Geleneksel Şenlikler : Kırşehir’de yakın zamana değin gençler arasında muhabbet toplantıları sürmekteydi. Özellikle Kayabaşı gençleri belli aralıklarla, yatsı namazından sonra bir yerde toplanırlardı. Muhabbet, çevreden gizli tutulurdu. Şenliğin başkanı, düzenleyicisi efe olmakla birlikte yönetici durumundaydı. Efe köşede mindere oturur, gençler yaş saygınlık sırasına göre onun yanında otururlardı. Sofra düzeniyle, içkilerle ve çalgılarla saki ilgilenirdi. Muhabbet peşrevle açılır, divan koşma ve semailerle sürerdi. Yöresel türküler söylenip oyunlar oynanırdı. Sabaha karşı dağılan muhabbetlerde, ağırbaşlılık ve dürüstlük temel esastı.
Köylerde sürdürülen şenlik türü geleneklerden biride “ kış yarısı gezmeleridir ”
genellikle mart ortalarında yapılır. Gençlerden biri ayı postuna bürünür. Buna ayı donatma denir. Kuyruğuna çan takılır. Zil takılarak ev ev gezdirilerek oynatılır. Ev sahibi onun gönlünü almak için para, yağ, pekmez, üzüm verir.
Sessizlik:
KIRŞEHİR’İN COĞRAFİ DURUMU
Konumu: İç Anadolu Bölgesi'nin Orta Kızılırmak bölümünde yer alır.Yüzölçümü 6665 km2.dir, Kabaca bir paralel kenarı andıran ilin toprakları ülke topraklarının binde 8'i, iç Anadolu Bölgesi topraklarının yüzde 2.9'u kadar olup, yüz ölçüm büyüklüğü bakımından 53. sıradadır. İlin matematiksel konumu, 38°50'-39°50' Kuzey enlemleri, 33°30'*-34°50' Doğu boylamları arasındadır. İlin güney uç noktası, Merkez Ulupınar kasabası, kuzey uç noktası Çiçekdağı'nın Konurkale köyüdür. Batı uç noktası Kaman Büğüz köyü, Doğu uç noktası ise Mucur Kılıçlı köyüdür. Denizden yüksekliği 985 m. dir. ilin kuş uçumu denize uzaklıkları; güneyde, Akdeniz'de Anamur Burnu'na 362 Km; kuzeyde, Karadeniz'de Sinop'a 334 Km. dir.
DOĞAL ÖZELLİKLERİ
Jeolojik Yapı: Kırşehir Masifi olarak adlandırılan yapı, "Orta Anadolu Masifi'nin bir parçasıdır. Türkiye'nin 9 masifinden en büyüğü olan Kırşehir Masif’i Tuz Gölü'nün altın*da da devam etmektedir. Masif kütle, tektonik hareketler sonucu bir veya bir kaç kez kıv*rılmış, daha sonra kıvrılma özelliğini kaybederek sertleşmiş, çoğunluğu başkalaşım ge*çirmiş,temel kütledir. Kırşehir Masif'i, I., II., III. ve IV. zamanlarda oluşmuş, yaklaşık 2000-2500 m. kalınlıkta bir yapıdır. Bu yapıda" yukarıdan aşağıya doğru: Kireçli şistler, fillatalar, yeşil şistler, mermer kuşakları; küçük taneli billurlu kuvarsitler, mikaşistler ve mermer katmanlarına rastlanır.
İlin doğal yapısı, iç Anadolu Bölgesi ile birlikte; III. Jeolojik zaman olan Neozoik Üst Eosen'de karalaşma sonucu oluşmuştur. Asıl görünümünü Alp kıvrımları sırasında kazanmıştır.
İlin oturduğu ana platoda, dört ayrı dönemde ortaya çıkmış oluşumlar vardır. Kuzeybatı-Güneydoğu yönünde uzanan fay hattı ile Seyfe Gölü çöküntü alanı IV. zaman alüvyonlarıyla, fay hattının doğusu başkalaşım geçirmiş dizelerden billurlu şistlerle kaplıdır. İl alanının batısı mermerleşmiş kireçtaşı ve dolomitlerle, bunun dışında kalan yerler ise; III. zaman Neojen göl tortuları ile kaplıdır. Başkalaşıma uğramış billurlu kütlelerin diziliş yönleri; Kırşehir-Kaman dolayında Kuzeybatı-Güneydoğu doğrultulu, Kırşehir yakınlarındaki Kervansaray dağlarında ise Güney doğrultuludur. Bu başkalaşıma uğramış billurlu kütlelerin yaşı tam olarak belirlenememiştir. Ancak Kaman'ın batısında yer alan Karalan dağlarının başkalaşım kütlelerinin Tebeşir dönemi öncesine ait olduğu kesin olarak belirlenmiştir. Başkalaşım katmanlarının altındaki oluşumların, Paleozoik döneme ait olduğu sanılmaktadır.
Kırşehir, orta Anadolu'nun fay hattı üzerinde yer alır. Başkalaşım serilerinin kıvrılmaları sırasındaki kırılma ile Kuzeybatı-Güneydoğu yönünde uzanan bir fay hattı oluş*muştur. ikinci bir fay hattı ise; ilin, Ankara ile sınırını oluşturacak şekilde kuzeye doğru uzanır. İlk kıvrılmalar sırasında oluşan fay hattı 15 km. uzunluğundadır. Kırşehir'deki Terme Kaplıca suyu, bu fay hattının derinliklerinden gelen sıcak sudur.
Kırşehir, üçüncü derece deprem bölgesi olan Orta Anadolu deprem alanı içinde yer alır ve deprem üst merkezinin etki alanı içindedir. Fay hatları ve çevreleri, deprem*erin çok olduğu kırıklar dizisi içinde kalırken, diğer bölümler, 2. ve 3. derece deprem ku*şağında yer almaktadır.
Kırşehir Depremi: 19 Nisan 1938'de, Kırşehir ve çevresinde Richter ölçeğine göre 6,7 şiddetinde yer sarsıntısı olmuştur. Deprem, il merkezinde hafif olarak hissedilmiş, buna karşılık deprem dış merkezinde yer alan Akpınar ve çevre köyler ile Yozgat'ta, 2297 binanın yıkılmasına, 2897 binanın ağır ve hafif hasar görmesine, toplam 149 kişinin ölümüne neden olmuştur. Akpınar ve çevresi 2. derece deprem özelliği göstermesine rağmen, sadece burada ölenlerin sayısı 87'yi bulmuştur. Akpınar bugün bulunduğu yere taşınmak zorunda kalmıştır. Deprem dış merkezinin alanı 177 km2, boyutları ise Kuzey-Güney doğrultusunda 30 km., Doğu-Batı doğrultusunda 24 km. olarak hesaplanmıştır. Deprem sonucunda Akpınar'ın kuzeybatısında Taşkovan yakınlarına kadar uzanan 15 km. uzunluğunda bir kırık (fay) oluşmuştur. Kırık bloklarının birbirlerine göre ha*reketleri, düşey doğrultuda 60 cm., yatay doğrultuda ise, 65 cm. dir.
YÜZEY ŞEKİLLERİ
İl toprakları güney ve güneybatıda Kızılırmak, batı ve kuzeybatıda Kılıçözü deresi, kuzey ve kuzeydoğuda Delice ırmağı, doğuda Seyfe Gölü çöküntü alanı ile çevrilidir.
Kırşehir, ortalama yüksekliği 1000 m.ye ulaşan geniş bir yayla görünümündedir. Kırşehir Masif'i olarak ta adlandırılan bu plato; bir kaç dağ kültesi ile engebelenmiş, Kızılırmak, Delice ırmak ve kolları tarafından yarılmış dalgalı bir düzlüktür. Bu plato üzerinde Seyfe Gölü kapalı havzası yer alır. Yüksekliği 1500 m.yi aşan dağların sayısı oldukça azdır. İl topraklarının; % 64.5'i plato, % 17,2'si dağlık alan, % 18,3 ova ile kaplıdır.
DAĞLAR
İlde çok az bir alanı (% 17.2) kaplayan dağlar, "Kırşehir Masif"i olarak adlandırılan ana plato üzerinde kuzeyden başlayıp güneybatıya ve güneydoğuya doğru açılarak il topraklarını engebelendirir. Bu engebelerin ortalama yükseltisi 1500-2000 m. arasında değişir. İl topraklarının kuzey kesiminde Çiçek dağı, Orta kesiminde Baran dağı ve Kervansaray dağı önemli yükseltilerdir.
Kervansaray Dağları: Seyfe Gölü kapalı havzası ile Kırşehir yerleşme alanı arasında bulunan bu dağlar, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru Mucur ilçesine kadar uzanır. Mucur kuzeyinde platolar üzerinde belirginliği azalan, ilçenin kuzeydoğusunda yeniden yükselen bu dağlar, Nevşehir kuzeyindeki Kızıldağ ile birleşir. Kervansaray dağlarının en yüksek noktası 1679 m. olup, ilin kuzeydoğusunda yer alır. Dağın diğer önemli dorukları ise; Armutlu, Köpekli, Kırlangıç ve Kızıldağ'dır. Akarsuların açtığı derin vadilerle parçalanan dağ yüzeyi, şiddetli aşınma sonucu yer yer düzleşmiştir. Ormanlık alanın bulunmadığı bu dağlarda, hakim bitki örtüsü bozkırdır.
Çiçek Dağı: Adını verdiği ilçenin batısındaki platonun ortasında yükselen Çiçek dağı, Kırşehir'in en yüksek noktasıdır ve 1691 m. yüksekliğindedir. Dağ, Delice ırmak’a doğru akan derelerin açtığı vadilerle parçalanmıştır. Bitki örtüsü; seyrek meşeliklerden oluşan orman kalıntılarıdır. Dağın ikinci yüksek noktasını 1585 m. ile Yağmurlu Dede tepesi oluşturur.
Baran Dağı: Kırşehir ile Kaman arasında yer alıp, batıdan güneye doğru uzanır.En yüksek noktası 1677 m. dir.
Aliöllez Dağı: Kaman ilçesindedir. Güney - güneydoğu yönünde uzanan dağın yüksekliği 1528 m. dir. Hirfanlı barajı yönünde derin olarak parçalanmış olup, bitki örtüsü zayıftır.
Diğer Dağlar
Merkez: Karga sekmez dağları, Cemele dağları, Naldöken dağları, Hüyüklü dağları, Emir burnu dağları ve Obruk tepesi.
Kaman: Toprakkaya dağları, Buzluk dağları.
Mucur: Armutlu dağları, Büyük Uyuklu dağları, Kırlangıç dağları, Kızıl dağ, Köpekli dağları.
OVALAR
Kırşehir il topraklarının % 18.3'ünü ovalar teşkil eder.
Başlıcaları :
Malya Ovası: Diğer adı "Seyfe Ovası" olarak bilinen ova, ilin kuzeydoğusunda yer alır. Çiçekdağı ilçesinin Salep boğazı ve Taburoğlu köyü yörelerinde başlayan ova, Mucur ilçesinin kuzeyini de içine alarak Kayseri il sınırına kadar uzanır. Alanı 400 km2, yüksekliği, 1110 m. olan ova, yüksek bir düzlük görünümündedir. Çevre dağ ve platolardan gelen ,akarsular tarafından taşınan maddelerin, çöküntü tabanını doldurmaları sonucu oluşan bu yüksek düzlüğün, büyük bölümü uzun süre bataklık olarak kalmıştır. Son yıllarda sürdürülen kurutma çalışmaları, doğu kesim dışında tamamlanmıştır. Göl suları tuzlu olduğundan, göl çevresinde genişçe bir alan çoraktır. Bunun dışında kalan ovalık alan alüvyonlarla kaplıdır. Sulama yetersizliği nedeniyle ovada kuru tarım yapılmaktadır. Yörede sulu tarım olanakları sağlanabilirse, ilin en önemli tarım alanı haline gelebilecektir. Ova üzerinde Malya Devlet Üretme Çiftliği kurulu bulunmaktadır.
Çoğun (Çuğun) Ovası: İlin Kuzey'inde yer alan ova, 2500 hektar alana sahiptir. Çoğun barajının yapılmasından sonra sulu tarıma açılmış, meyve sanayi bitkileri üreti*mi artmıştır.
Güzler Ovası: Kırşehir'in Güney'inde yer alan ova , 2400 hektar alana sahiptir. Sulama göleti yapıldıktan sonra sanayi bitki üretimi artmıştır. Özellikle Şekerpancarı, üretiminin artması ile ilde Şeker Fabrikası kurulması kararlaştırılmış ve temeli atılarak inşaatına başlanmıştır.
Diğer Küçük Ovalar
Hamamözü, Değirmenözü, Acıöz, Maniöz ovaları.
Ovaların dışındaki diğer düzlükler: Kenar, Tatarilyas, Kuytuluk, Körkuyu, Gardaklıbel, Yalnız mezar, Göbek, Laleli, Güllü dağ, Ekizağıl ve Aksakal yaylalarıdır.
VADİLER
Kızılırmak Vadisi: Sivas'ın Kızıl dağ yakınlarında doğan Kızılırmak, İç Anadolu Bölgesi'nde bir yay çizdikten sonra kuzeye doğru uzanarak, Karadeniz'e dökülür ve Türkiye'nin en uzun ve önemli vadisini oluşturur. Kırşehir, bu vadinin içinde yer alır. Vadinin başlangıç noktası Aydoğmuş ve Yörücek'in doğusu olup, Ecikağıl yakınlarında Ankara sınırına ulaşarak son bulur. İlde bulunan Hirfanlı ve Kesik köprü barajları bu vadi üzerinde yer alır.
Kırşehir Kılıçözü Vadisi: Baran dağının kuzey kesiminden başlayan vadi, Aydınlar'a kadar uzanır, bir yay çizerek Çoğun'a ulaşır, Güney'e yönelerek il merkezinden geçer ve Güzler Köyü Taka mevkiinde Kızılırmak vadisine açılır. Çoğun'a kadar dik ve dar olarak uzanan vadinin daha sonra iki tarafından önemli tarım alanları başlar. Çoğun ve Güzler göletleri bu tarım alanlarının sulanmasında yeterli olmaktadır.
Kaman Kılıçözü Vadisi: Baran dağının batısında başlayan vadi, Kaman ilçesinin kuzeyine doğru uzanır. Kara ova’nın Batı'sında dar ve dik bir koridor biçiminde kuzeye doğru açılarak Ocakbaşı'ndan Ankara il alanına ulaşır. Kuzeydoğuya doğru geniş bir yay çizerek Ankara-Yozgat sınırında Delice ırmak vadisine açılır.
Delice ırmak Vadisi: Büyük bölümü Yozgat il sınırları içerisinde kalan vadinin, Kırşehir sınırına yaklaştığında, Yerköy yöresinde, vadi tabanı genişlemeye başlar. Kırşehir,Yozgat il sınırını oluşturarak devam eden vadi, Çorum il alanında Kızılırmak vadisine açılır. Vadinin Kırşehir sınırları içinde kalan bölümlerinde sulamalı tarım yapılır.
AKARSULAR
Kızılırmak: Bütün çığırı Türkiye topraklarında olan Kızılırmak, Sivas Kızıl dağ’da doğar, Bafra ovasında Karadeniz'e dökülür. Türkiye'nin uzunluk bakımından en büyük (1355 km.) akarsuyu olup, havza alanı bakımından Fırat'tan sonra ikinci sırada yer alır. Kızılırmak, antik çağda tuzlu akarsu anlamına gelen "Halys" adıyla anılırdı. Türkçe adını içerisinde tuz ve jips bulunan, çoğunlukla kızıl renkli, kumlu-killi topraktan almaktadır. Genellikle jipsli araziden akarak gelen Kızılırmak'ın suları tuzlu ve acıdır. Fakat bu durum, tarımda sulamayı, olumsuz etkilememektedir.
Kızılırmak;Nevşehir'in Gülşehir ilçesi önlerinden geçtikten sonra güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda Kırşehir platosuna girer ve Kırşehir'in 17 km. güneyinden geçer. Bu arada kuzeyden gelen ve Kılıçözü deresi olarak bilinen Kırşehir çayı kolunu alır. Daha sonra dar boğazlar içinde akmaya başlar. Bu boğazlardan ikisinde kurulan Hirfanlı ve Kesikköprü barajlarında, doğal akışı bir ölçüde kesintiye uğrar. Kesikköprü barajından sonra güney-kuzey doğrultusunu alır ve Kaman-Bala yolunun geçtiği Köprüköy köprüsünün altından geçerek Kırıkkale il sınırına ulaşır.
Kırşehir, Kızılırmak havzası üzerinde olmasına rağmen, ova ve sulanabilir alan bakımından fakirdir. Yağmur ve kar suları, ile beslenen, ortalama debisi 184 m3/sn. olan Kızılırmak'ın rejimi düzensizdir. İlkbahar başlarında, yükselmeye başlayan suları, ilkbahar sonunda en yüksek düzeye ulaşır. Sıcak ve kurak geçen yaz aylarında buharlaşmanın artması ile azalan suları, temmuzda en düşük seviyededir.
Kılıçözü (Kırşehir) çayı: Kızılırmak'ın il içinde kalan kuzey kolunu oluşturan çay, Baran Dağı'nın kuzey yamacından doğar. Kırşehir ve Güzler'i geçerek Taka mevkiinde Kızılırmak'a karışır. Kuzey-güney doğrultusunda 80 km. uzunluğa sahiptir. Suları tarımda kullanılan çayın üzerinde, sulama ve taşkın önleme amacı ile Çoğun barajı, İğdeliöz, Kılıçözü ve Güzler sulama regülatörleri yapılmıştır. Düzensiz bir rejime sahip olan çayın, yazın suları' azalır. Kış ve ilkbahar aylarında ise, yağışlar ve eriyen kar suları sebebiyle, zaman zaman taşkınlar olmaktadır.
Kaman Kılıçözü çayı: 150 km. uzunluğundaki çay, Kaman'ın güneyinden kaynağını alarak, ilin kuzey bölümünde yer alan dağ ve platoların sularını toplar, Kırıkkale-Yozgat sınırında Delice ırmak’a karışır. En büyük kolu Malaközü deresidir.
Deliceırmak: Kızılırmak'ın en uzun koludur (426 km.) Kırşehir-Yozgat il sınırını oluşturan akarsu, Yerköy yakınlarında Kırşehir il sınırına girer ve Kırıkkale-Yozgat-Kırşehir sınırlarının kesiştiği noktada ili terk eder. Rejimi düzensiz olan Irmak'tan, sulamada yararlanılmaktadır.
GÖLLER
Seyfe Gölü: Kırşehir il merkezinin 35 km. kuzeydoğusundaki tektonik çukurlukta yer alır. Çukurluğun temeli, Neojen döneme ait tortul katmanlarla örtülüdür ve göl en alçak bölümünü kaplar. Deniz yüzeyinden yüksekliği 1110 m. dir. idari olarak Mucur ilçesi sınırları içinde yer alan göl, adını, batısındaki Seyfe köyünden alır. Küçük bir kapalı havza niteliği taşıyan göl, yazın iyice sığlaşır ve büyük bir kesimi tuzlu bataklığa dönüşür. Yüzölçümü 15 km2. olup, farklı mevsimlerdeki ölçümlerde alanı değişebilmektedir. Genellikle sığ olan gölün en derin yeri 4/5 m. yi bulmaktadır.
Göl, batısında bulunan Seyfe ve kuzeyinde yer alan Badıllı köylerinden çıkan pınarlar, dip kaynakları, drenaj alanı yüzeysel akışı ve göl alanına düşen yağışlarla beslenmektedir. Boşalımı ise, buharlaşma ile gerçekleşmektedir. Yörenin çok az yağış alması, gölü besleyen derelerin yazın büyük ölçüde kuruması ve yüksek buharlaşmanın da etkisiyle su seviyesi yazın oldukça düşer ve büyük bir kesimi tuzlu bataklığa dönüşür. Tuzlu suya sahip olması nedeniyle, gölün güney kıyısında zaman zaman işletilmiş bir tuzla vardır. Göl çevresinde geniş meralar ve tarlalar yer almaktadır. Bu arazinin büyük bölümü, Malya Tarım işletmesi'nin sınırları içinde kalır.
Göl içinde balık yoktur, sadece kurbağa türlerine ve su yılanına rastlanır. Ancak Seyfe deresinde ve derenin göl içindeki yayılım alanında iki küçük balık türü yaşamaktadır. Göl ve çevresi, 1990 tarihinde, "Tabiatı Koruma Alanı" ilan edilmiştir, aynı zamanda birinci derece "Doğal Sit" alanıdır. Göl ve çevresinde, ötücü kuşlar dahil olmak üzere toplam 187 kuş türü tespit edilmiştir.
Obruk Gölü: ilin Nevşehir sınırları yakınında Obruk köyünde bulunan, karstik oluşumlu bir göldür. Derinliği ve kirliliği nedeniyle suyundan yararlanılamaz.
Hirfanlı Baraj Gölü: Kaman'a bağlı Hirfanlı köyü yakınlarında elektrik üretmek ve sulamada kullanılmak amacıyla 1959 yılında tamamlanmış ve 8 Ocak 1960 tarihinde açılmıştır. Açıldığı yıl itibariyle Türkiye'nin en büyük, bugün ise dördüncü büyük barajı olan Hirfanlı'nın alanı 263 km2., dolgu yüksekliği 81 m. dir. Baraj gölünün uzunluğu 75 km. olup, en geniş yeri 15 km.dir. 2 milyon m3. kaya dolgu malzeme ile yapılan baraj*dan, yılda 40 milyon kw/sa. enerji üretilmektedir. Baraj santrali dört türbinden meydana gelmektedir.
Hirfanlı barajının bulunduğu yer, granit ve granodiyorit masif kayaçlardan oluşan bir yöredir. Gölün tabanında ırmak çökelleri olan ve kalınlığı 5 m.yi bulan mil, kum ve çakıl katmanları bulunur. Gölün yamaçlarındaki toprak kalınlığı 0-5 m. arasında değişir.
Yapıldığı günden bu yana bölgenin iklimini olumlu etkileyen baraj gölünde, kerevit, sazan, yayın gibi türlerden oluşan tatlı su balıkçılığı yapılmakta ve yöre insanına gelir kaynağı sağlamaktadır. Baraj gölü, yörenin plaj ve piknik gibi ihtiyaçlarını da gidermektedir.
Çuğun (Çoğun) Baraj Gölü: Kırşehir ilinin kuzeybatısında, Çuğun köyü sınırları içinde, Kılıçözü çayı üzerinde kurulu olan baraj gölü, il merkezine 20 km. uzaklıktadır. Sulama ve taşkın koruma amaçlı yapılan göl, 1970 yılında tamamlanarak, sulamaya 1976 yılında geçilmiştir. Göl hacmi 22.600.000 m3. olan baraj gövdesinin yüksekliği 41 m. olup, kaya dolgu tipindedir. Baraj gölü ile 2028 hektar alan sulanabilmektedir. Ayrıca gölde başta aynalı sazan olmak üzere tatlı su balıkları üretilmektedir.
Karaova Barajı: Kırşehir, Akpınar-Karaova köyünün 3 km. güneydoğusunda, Delice ırmak’ın kollarından Kılıçözü'ne bağlı Manahözü çayı üzerindedir. Sulama amacıyla 1997'de hizmete açılan baraj, toprak dolgu tipindedir. Baraj suyu ile 4760 hektar arazi sulanabilmektedir.
Kültepe Barajı: Kırşehir'in güneyinde, Kırşehir-Ortaköy yolunun 43. km.sinde 2 km. içeride Ulupınar köyünün 4 km. doğusundadır. Sulama ve taşkın önleme amacıyla toprak dolgu tipinde yapılan baraj, 1983 yılında işletmeye açılmıştır. Barajın kaynağında ve yan kolları üzerinde beş adet gölet yer almaktadır. Bu göletlerin etkisi ile baraja gelen su azalmış olup, ancak çok kısıtlı sulama yapılabilmektedir. Su ihtiyaç sorunlarının çözümü amacıyla baraja, Kızılırmak'tan pompaj-planlama çalışmaları yapılmaktadır. Baraj sayesinde toplam 23509 hektar alan sulanabilmektedir.
Bu barajların dışında yapımı halen sürdürülen Sıdıklı barajı, Kırşehir ilinin 40 km. batısında Sıdıklı-Küçükboğaz köyü yakınlarındadır. Sulama amacıyla yapılan baraj 1998 yılında tamamlanacaktır.
Sulama Göletleri: Merkez ilçede, Ekizağıl ve Karaboğaz göletleri ile Güzler regülatörü vardır. Kaman'da, Karakaya, Gökeşme, Darıözü, Merdese, Sarıömerli, Çiftlikbala, Ömerhacılı ve Savcılı göletleri; Çiçekdağı'nda, Gölcük, Kırdök göletleri ile Boztepe'de, Harmanaltı göleti hizmete açıktır. Ayrıca Mucur'da Yeniköy ve Kargın göletleri ile Kaman'daki Çağırkan göletinin yapımı devam etmektedir.
İKLİM
Kırşehir'de, kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve kurak geçen karasal iklim görülür. Thorntwait'in iklim tasnifine göre, Kırşehir yarı kurak iklim özelliğine sahiptir. İldeki yıllık sıcaklık ortalaması 11.3 °C, yıllık yağış miktarı ise 400 mm.den azdır.
Sıcaklık: İldeki dağlık ve ovalık alanlar arasında yıllık ortalama sıcaklık farkı fazla değildir. İlçeler arasındaki sıcaklık farkı 1 °C civarındadır. Merkez ilçede yıllık ortalama sıcaklık 11.3 °C iken, Kaman'da 10.9 °C, Çiçekdağ'da ise 12.2 °C. Kırşehir'in çevre illerle olan sıcaklık farkı yine 1 °C dolayındadır. Ankara'da 11.7 °C, Nevşehir'de 10.9 °C, Yozgat'ta 9.0 °C.
KIRŞEHİR ORTALAMA SICAKLIK (61 YILLIK) GRAFİĞİ
Kırşehir "Orta Kuşak Kara Tesirli Sıcaklık Rejimi" özelliğine sahiptir. Ocak ayı ortalama sıcaklığı -0.3 °C dir. Bu aydan itibaren mevsim sıcaklığına ve iklim özelliklerine bağlı olarak sıcaklık değerleri artmaktadır. Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 22.8 °C dir. Temmuz ayından itibaren sıcaklık değerleri düşmektedir.
Kırşehir'de iklim özelliğine bağlı olarak gece ve gündüz sıcaklık değerleri arasında oldukça belirgin bir fark vardır.
Kırşehir'de 66 yıllık gözlem süresinde; 1954 yılı Ağustos ayında 39.4 °C ile en yüksek sıcaklık, 1942 yılı Ocak ayında ise -28.0 °C ile en düşük sıcaklık değerleri ger*çekleşmiştir.
Yağış: Kırşehir'deki yıllık yağış ortalaması, 350-400 mm. arasında değişir. Merkez ilçede 62 yıllık verilere göre yıllık yağış miktarı 378.1 mm. dir. Yıllık yağış miktarı Kaman'da 455 mm., Çiçekdağ'da ise, 322 mm. olarak ölçülmüştür. Kırşehir'e komşu il merkezlerinin yıllık yağış miktarlarının; Ankara'da 377.7 mm., Nevşehir'de 388., Yozgat'ta ise 539 mm. olduğu görülmektedir.
Yağış en çok Aralık, Ocak, Nisan ve Mayıs aylarında düşmektedir. En az yağış Temmuz ve Ağustos aylarında düşmekte olup, bu aylardaki yağış miktarı 4-6 mm. dolayındadır. Bu değerlerden de anlaşılacağı gibi Kırşehir'in yağış rejimi tipi "Akdeniz Yağış Rejim Tipi"ni andırmaktadır. Çünkü yazın düşen yağış miktarı çok az, kış ve ilkbaharda yüksektir. Ancak yağış değerleri Akdeniz Tipi'ne göre çok düşüktür.
Kırşehir'de 67 yıllık ölçümlere göre; yıllık en az yağış miktarı 202 mm. ile 1932 yılında, yıllık en fazla yağış miktarı 483 mm. ile 1966 yılında gerçekleşmiştir. Yine 67 yıl içinde günlük en fazla yağış miktarı 66.0 mm. ile Haziran ayında kaydedilmiştir. Uzun yıllar ortalamalarına göre yıllık ortalama yağışlı gün sayısı 92 olup, yıllara göre 37 ile 113 gün arasında değişiklik göstermektedir.
Kırşehir'de 62 yıllık iklim verilerine göre, yıllık ortalama karla örtülü gün sayısı 25'tir. 1930 yılında, yıl boyunca 1 gün karla örtülü geçerken, 1949 yılında yıl boyunca 74 gün karla örtülü geçmiştir. Yıllık ortalama donlu gün sayısı 96.8 iken, kırağılı gün sa*yısı 54, nem oranı % 63 olarak hesaplanmıştır. Güneşli günler sayısı yıllık 76-174 gün arasında değişir. Yıllık ortalama 6,5 gün sisli, 2 gün ise dolulu geçmektedir.
Rüzgar: Kırşehir genellikle kuzey ve güney yönlü rüzgarların etkisinde olup, yıllık ortalama rüzgar hızı 2.0 m/sn.dir. 42 yıl içerisinde yıllık ortalama kuzey yönlü rüzgar sayısı 202 olarak kaydedilmiştir. Fırtınalı gün sayısı ise yıl içinde ortalama 3-4 gündür.
BİTKİ ÖRTÜSÜ
İç Anadolu Bölgesi'nin bozkır kuşağı içinde kalan Kırşehir, genellikle orman örtüsünden yoksun olup, hakim doğal bitki örtüsü bozkırdır. Çok eski çağlarda ormanlarla kaplı olan yöre olumsuz insan etkileri ve yağış rejiminin düzensizliği sonucu orman örtüsünü kaybetmiştir. Ormanlık alan, ilin toplam yüzölçümünün % 2'sini kaplarken, son yıllardaki çalışmalar sonucu bu oran % 3.7'ye çıkmıştır. Karasal iklim özelliği nedeniyle, kendiliğinden doğal örtüye kavuşamayan il, ancak ağaç dikimi ve bakımı yoluyla orman alanlarına kavuşabilecektir. Çiçekdağının kuzey kesimleri ile Akçakent ilçesi çevresinde meşe, karaçam ve sedir ağaçlarından oluşan ormanlar bulunmaktadır. Bu ormanlar bozuk koru ve baltalık niteliğindedir. İl sınırları içinde yer yer çalılıklara da rastlanmaktadır.
İlde aşırı hayvan otlatma ve doğal otlakların zamanla tarlaya dönüştürülmesi, alfa otu ve püsküllü çayır gibi otsu türlerin azalmasına, bunun yerine çoban yastığı ve geven türlerinin çoğalmasına neden olmuştur. İl alanını çeşitli yönlerden parçalayan akarsu vadilerinde kavaklıklar ve meyve bahçeleri vardır. Platolarda ise, tek yıllık çayır otları dışında bitki örtüsü yoktur.
Son yıllarda ildeki bozuk nitelikli ormanlar bakıma alınarak, koruya dönüştürülmesine ve yerleşim alanlarının çevresinde ormanlar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu amaçla 1965 yılında kurulan Fidanlık Şefliği, 1967 yılında Orman Fidanlık Müdürlüğü haline getirilerek, ilin fidan ihtiyacını karşılamaya başlamış, bugün de çalışmalarını sürdürmektedir. Fidanlık Müdürlüğü, 1966 yılından itibaren yaklaşık 46 milyon fidan üretimi yaparak, bunun bir kısmı ile il ihtiyacını karşılamıştır. Orman Bakanlığına bağlı Ağaçlandırma Şefliği ve Başmühendisliği tarafından, 1977 yılından 1997 yılı sonuna kadar Kırşehir'de 3400 hektar alana yaklaşık 7 milyon adet fidan dikimi yapılmıştır. 1998 yılı programı içerisinde, Kervansaray mevkiinde 600 hektar alana 1.200.000 adet fidan dikimi gerçekleştirilecektir. Orman Fidanlık Müdürlüğü, modern kavakçılığın gelişimi için de çalışmalar yapmıştır. Fidanlıkta, karaçam, sedir, kavak dışında, akça ağaç, dişbudak ve süs bitkileri de yetiştirilmektedir.
ilimizde ormanlık alan toplam 24.591 hektardır. Bu ormanlar, karaçam, sedir ve kavaktan oluşan Prodüktif Koru, karaçam ve sedirden oluşan Bozuk Koru ile meşelerden meydana gelen Baltalıklardır. Orman alanı büyüklüğü bakımından ilin ilçelere göre dağılımı dikkate alındığında, Akçakent ön sırada yer alırken, bunu sırasıyla, Çiçekdağı, Merkez ilçe, Kaman ve Mucur takip eder. Mevcut ormanların bakımı ve işletmesi, Kırşehir Orman işletme Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.
TOPRAKLAR
Kurak ve tektonik bir bölgede yer alan Kırşehir'de, toprak özellikleri, iklim ve ana maddeye bağlı olarak değişiklikler göstermektedir. ildeki ana toprak grupları ve özellikleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir.
Kırşehir il alanının çok büyük bir bölümü kahverengi topraklarla kaplıdır. Pekişmemiş kireçtaşları üzerinde bulunan kahverengi topraklar, kurak Orta Anadolu kuşağının da yaygın toprak türüdür.
Çiçekdağı'nın kuzeybatısı ile güneyinde kalan platolar ve Kaman'ın güneybatısı ile Merkez ilçe'nin güneyi kırmızı-kahverengi topraklarla kaplıdır. Çiçek dağının 1000 m.yi aşan kesimlerinde genellikle kahverengi orman toprakları görülür. Bunlar organik madde bakımından zengin, olgun topraklardır. Bu topraklar üzerinde yer yer orman görülür. Orman örtüsünün seyreldiği yerlerde erozyon şiddetlidir. Dağın güney kesiminde, orman topraklarının altında kalan yükseltiler kestane renkli topraklarla kaplıdır. Çiçekdağı ilçesinin batısında Bayındır-Boyacık kasabaları arası ve Kaman'ın güneyinde kalan alanın bir bölümü kireçsiz kahverengi topraklarla örtülüdür. Bu tür topraklar kuru tarıma elverişlidir.
İlde Seyfe gölünün kuzeyi, batısı ve güneyi ile Kırşehir Kılıçözü ve Delice ırmak vadileri, alüvyon topraklarla kaplıdır. Bu topraklar, akarsuların çevreden getirdiği ve organik madde bakımından zengin, koyu renkli topraklardır. Ayrıca, vadi tabanlarında az da olsa alüvyon topraklarla geçişli olarak kolüvyal topraklar da vardır. Bu topraklar her tür bitkinin yetişmesine elverişlidir.
Kırşehir'de bu ana toprak grupları dışında, Merkez ilçe-Kaman arasını dolduran Baran dağının yüksek kesimlerinde çıplak kayalıklar ve Seyfe gölünün çevresinde tuzluluğa bağlı olarak ortaya çıkan çorak topraklar vardır. Bu tür toprakların tarımsal bir değeri yoktur.
Bütün olarak değerlendirildiğinde il alanının, kullanım durumuna göre, arazi varlığı şöyledir:
Ekili, dikili alanların toplamı % 68.2'dir. Bunun % 40'ınl tarla ürünleri ekim alanı, % 25.3'ünü nadas alanı, % 2.6'slnl bağ, bahçe ve % 0.3'ünü de tarıma elverişli olup, kul*lanılmayan arazi oluşturur. ildeki çayır ve mera alanları % 19.9, orman alanı % 3.7 ve . tarıma elverişli olmayan alan ise % 8.2 dir.
YERALTI KAYNAKLARI
Kırşehir'de çeşitli madenler bulunmasına karşılık, bunlar ekonomik nitelikte değildir. ilde en önemli madenler demir, flüorit, mermer ve tuzdur. Demir yatakları Merkez ve Kaman ilçelerinde bulunmaktadır. Flüorit yatakları, Merkez, Çiçekdağı ve Kaman ilçelerinde olup, Kaman ve Çiçekdağı ilçelerindeki flüorit damarlarının bir bölümünde zaman zaman üretim yapılmıştır. Merkez ilçe, Kaman ve Mucur dolaylarında Oniks denilen mermer yatakları bulunmaktadır. Bu yataklardan zaman zaman üretim yapılmaktadır.
Kırşehir'de ekonomik açıdan önem taşıyan doğal kaynaklardan biri de tuzdur. İldeki en zengin tuz yatakları, Tepesidelik ve Sekili'de bulunmaktadır.
Çiçekdağı ilçesindeki 60.000 ton rezervli linyit yatakları, ancak yerel gereksinimini karşılayacak boyuttadır. Tuğla-Kiremit hammaddesi ise Çiçekdağı ve Akçakent ilçelerinde bulunur.
Kırşehir'de sayılanların dışında, amyant, antimon, alüminyum, altın, bakır, boraks, baryum, çinko, grafit, gümüş, krom, kurşun, kuvarsit, manganez, mika, taşkömürü, uranyum, volfram, kükürt ve zımpara taşı gibi madenler de mevcuttur
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git