+ Bilgi Diyari » EDEBİYAT BÖLÜMÜ » Felsefe - DüşÃ¼nce Yazıları
|- Bilim Felsefesi-1 Mantikçi Pozitivizm

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Bilim Felsefesi-1 Mantikçi Pozitivizm  (Okunma sayısı 840 defa)

Çevrimdışı BilgiDiyari

  • Administrator
  • Sr. Member
  • *****
  • İleti: 415
Bilim Felsefesi-4 Oxford Filozoflari Ve Diğerleri
« Yanıtla #4 : AÄŸustos 04, 2007, 09:04:45 ÖÖ »
BİLİM FELSEFESİ-4 OXFORD FİLOZOFLARI VE DİĞERLERİ

1930'larda mantıkçı pozitivizmin buraya kadar anlattığımız eleştirilerinden çok değişik nitelikte başka bir eleştirisi geliştirildi. Pozitivistlerin duyularımızdan gelen duyumlarla güvenilir bilgiler edindiğimiz görüşÃ¼ne karşılık, “Akşam yemeğinden önce öğlen yemeği yediğimi biliyorum” ya da “Önümde 'bir kitabın durduğunu biliyorum” şeklindeki bilgilerden başka güvenilir deneysel bilgi olamayacağı görüşÃ¼ savunuldu. Felsefi sorunları çözmek için ideal bir formel dil geliştîrilmesi gereğini savunan pozitivist görüşÃ¼n karşısına, felsefi sorunların günlük dilin işleyişinin yanlış anlaşılmasından doğduğu görüşÃ¼ çıkarıldı. Felsefi sorunların çözülmesi değil, ortadan kaldırılması gerekir, denildi. Felsefe sorunları çözemezdi; ancak varolan dili açıklığa kavuşturabilirdi. “Felsefe herşeyi olduğu gibi bırakır” dendi (Wittgenstein) . Felsefenin niteliği üzerine bu anlayış, günlük dilin, amacına tam uygun olarak işlediği varsayımına dayanıyordu. Onların hiç biri bilim felsefesini ayrıntılı olarak ele almış değillerdir. (Austin, dilbilimi etkilemiştir; ancak bu etki, bilim felsefesiyle değil, bilimle ilgili olduğundan, burada ele alınmayacaktır.) Bu düşÃ¼nürler genellikle, sözcüklerin belirli anlamları olduğunu ve bu anlamların zihinsel, öznel deneylere dayandığı görüşÃ¼nü savunan çeşitli dil teorilerinin eleştirilmesiyle uğraşmışlardır. Çok özet olarak, şu görüşÃ¼ ileri sürmüşlerdir: Bir sözcüğün anlamı, onun kullanılışıdır ve her sözcük çok değişik şekillerde kullanılabilir. Yukarıdaki bölümde, felsefenin ne olduğu konusundaki her anlayışın belirli bir bilim felsefesini içerdiğini söylemiştik. O halde oxford felsefesine özgü bir felsefe anlayışı belirlenebilirse, bundan Oxford okulunun bilim felsefesinin ne olduğu (her ne kadar hiçbir temsilcisi yoksa da) çıkarılabilir. (Oxford okulunun felsefe anlayışı şÃ¶yle özetlenebilir: Güvenilir günlük bilgiler ve temelde sorunsuz olan bir günlük dil vardır . Felsefenin görevi, günlük dilin yanlış anlaşılmalarını açıklığa kavuşturmaktan ibarettir.) Oxford felsefesine bağlı bir bilim felsefesi yoksa da, genel olarak bu okulun bakış açısına bağlı üç ünlü bilim felsefecisi vardır. Bu nedenle biz bu düşÃ¼nürleri de `Oxford felsefesi' başlığı altında tanıtacağız: Stephen Toulmin (1922-), Peter Winch (1926 ve Norwood Russell Hanson (1924-196'7)
GILBERT RYLE

Ryle'ın The Concept of Mind (1949) adlı kitabının bir ölçüde psikolojinin bilim felsefesiyle ilgili olduğu söylenebilir. Kitap zihin kavramının bir eleştirisini ve bir tür yarı-davranışÃ§ı bakış açısının savunulmasını kapsar. Bizim açımızdan ilginç olan Ryle'ın savlarıdır. Ryle, Kartezyen (Descart'çı) zihin kavramının günlük bilgiler (günlük dil) ile çeliştiğini ve bu nedenle yanlış olduğunu ileri sürer: “Burada [Descartes'ın] öğretisindeki temel ilkelerin yanlış olduğunu ve bunlar çevresinde spekülasyon yapmadığımız sürece bu ilkelerin zihin [ “mind” ] hakkında bütün bildiklerimizle çeliştiğini savunacağım.” Kuhn'un bakış açısından; paradigmalar arasında çatışma söz konusu olduğunda Ryle'ın günlük bilgileri en geniş ölçüde kapsayan paradigmayı savunduğu söylenebilir. O'na. göre, kartezyen zihin kavramı bir “kategori hatası”dır; yani, iki ayrı düşÃ¼nce kategorisi birbirine karıştırılmıştır. Bir kimseye bir üniversiteyi gezdirdiğimizi ve tüm binaları gösterdiğimizi düşÃ¼nelim. Bu kimse daha sonra bize üniversitenin hangisi olduğunu sorarsa, bir kategori hatası yapmış olur, çünkü üniversiteyi bir bina sanmaktadır. Aynı şekilde Descartes da zihin kavramını yanlış anlamıştır. Bu konuya da Kuhn'un bakış açısıyla bakmak ilginç olur. Kuhn'a göre, farklı paradigmaların savunucuları arasında bir dil karışıklığı vardır. Dolayısıyla (yarı-davranışÃ§ı bir paradigmaya sahip olan) Ryle'ın Descartes'ın öğretisini bir kategori hatası olarak görmesi doğaldır. Ryle, fizik bilimini nasıl görüyor? Fizikte kuramlar ve kavram aygıtları öylesine köklü biçimde değiştirilmişlerdir ki, bu hem günlük bilgileri hem de günlük dili bir hayli etkilemiştir. Bugün nesnelerin yerçekimi nedeniyle yere düştüğü kabul edilmektedir. Oysa, Aristoteles fiziğinin egemen olduğu günlerde, nesnelerin yere düşmek için -insan çabasına benzer- bir çaba gösterdiklerine inanılırdı. Fizikte görülen bu değişmeler Oxford felsefesinin dil konusundaki görüşleriyle bağdaştırılabilir miydi? Ryle, bu sorunu, doğa bilimsel kuramlara araçsalcı (enstrümentalist) bir bakış açısıyla yaklaşarak .çözmeye çalışır. O'na göre, doğa bilimsel kuramlar birer “çıkarım-biletler”dir ( “inference-tickets” ) . Çevremizdeki günlük nesneler, ileride neler olacağını kestirmemize yarar. Bu kuramlar dünyanın kuruluşu ve yapısına ilişkin birşey söylemezler.
STEPHEN TOULMIN

Denebilir ki, Ryle'ın araçsalcılığı (enstrumentalizmi) Toulmin’in The Philosophy of Science [Bilim Felsefesi] (1953) adlı yapıtında daha belirgin ve daha gelişkin bir hale getirilmiştir. Toulmin sözlerine şÃ¶yle başlar: “[...] yeni bir kuramın benimsenmesi, yeni bir dilin kullanılmaya başlamasını da içerir.” Ve şÃ¶yle devam eder: “Bilimsel bir kuramın anlatmak istediklerini, bilim adamlarının kuramın amaçlarına hizmet etmek için geliştirdikleri teknik terimlere başvurmaksızın açıklamak her zaman olanaklıdır; ancak bunun için çok daha uzun bir süre konuşmak gerekecektir.” Yani Toulmin'e göre, bilimsel kuramlar günlük dille ve günlük bilgilerle bağdaşır. Toulmin, yeni kuramların ortaya atılışını, onları haritalara benzeterek şÃ¶yle açıklar: Bir harita, tanıdığımız dünyanın özlü bir betimlemesini verir ve aynı zamanda harita simgelerine ilişkin yeni kavramlar getirir. Haritadan yararlanarak, belirli bir yere nasıl ulaşılacağı kestirilebilir. Aynı şekilde bir kuramdan yararlanarak,. belirli bir sonuca varmak için, yapılacak deneyin nasıl düzenlenmesi gerektiğini saptamak olanaklıdır. Geometrik optiğin, ışığın dalga teorisi ile açıklanışı; çok ayrıntılı bir haritadan az ayrıntılı bir harita elde edilebilmesinden çok daha garip değildir. (Toulmin sonradan bu görüşlerini, Kuhn'un görüşlerine benzer görüşlerle değiştirmiştir. 1961 yılında, yani Kuhn'un The Structure of Scientific Revolutions [Bilimsel Devrimlerin Yapısı] adlı yapıtının yayınlanmasından bir yıl önce çıkan Foresight and Understanding [Öngörü ve Anlama] adlı kitabında Toulmin, Kuhn'un paradigmalarına benzeyen “Doğal düzenin idealleri” [ “Ideals of natural order” ] kavramından söz eder. Burada, Toulmin'in de Kuhn gibi bir bilim tarihçisi olduğunu belirtmek yerinde olur.)
LUDWIG WITTGENSTEIN

Oxford felsefesinin girişte anlatmaya çalıştığımız genel özellikleri, Ryle'ın düşÃ¼ncesine çok uygun düşerken, Wittgenstein konusunda yanıltıcı olabilir. Ryle, geleneksel şekilde, dünya ve dil'den birbirinden tümüyle ayrı iki şey olarak söz eder. O'na' göre, felsefe sorunları dil sorunlarından ibarettir. Wittgenstein' da da benzer görüşler vardır; ancak bu görüşler “yaşam-biçimleri” üzerine akıl yürütmelerle birleşir. Wittgenstein'ın savı şudur: Dil sorunlarını olgusal sorunlardan ayırmak olanaksızdır. Dil sorunlarının çözümü ya da kavramların nasıl işlediğinin açıklanışı, belirli bir düzeye varıldığında, dünyanın ve insanların kuruluşu ve yapısı hakkında da birşeyler söyler. Wittgenstein'ın savlarının kısaca özetlenmesi olanaksızdır. Bu nedenle, burada bu konuda bir fikir vermekten öteye gidemeyeceğiz. Wittgenstein'a göre, bir önermeyi anlayabilmek için, bir dizi şeyi verilmiş kabul etmek gerekir. Birinin bir bardağa süt döktüğünü düşÃ¼nün. Bir başkası “Bardağı verir misin?” diye sorarsa, muhtemelen, içinde süt olan bardağı istemektedir. Bir de, süt boşaltılırken, bir üçüncü kişinin elindeki güzel bir bardak hakkında konuşulduğu durumu düşÃ¼nün. Bu durumda, “Bardağı verir misin?” diye sorulduğunda, acaba hangi bardak istenmektedir? Bir önermenin anlaşılabilmesi için, bağlamın anlaşılması gerekir. Ancak, bu da yeterli değildir. Hem insanların hem de bardakların varolduğu kabul edilmelidir. Bunların varolduğu söylenmez, varsayılır. Elbette ki, hangi bardağın istendiği sorulabilir; ancak yanıtın anlaşılabilmesi için yine bağlamın anlaşılması ve bazı şeylerin verilmiş olarak kabulü gerekir. Ve bu böyle sürüp gider. İnsanlar arasında bildirişimin (haberleşmenin) olanaklı olduğu ilke olarak kabul edilecek olursa, sorunsuz bir kavram aygıtı için bir temel, insanların birbirlerini anlamalarına olanak sağlayan bir temel var demektir. Bir durumun veya olayın açıklanması istendiğinde, getirilen açıklama bir açıklama alarak anlaşılmayabilir. O zaman yeniden “Niçin?” sorusu sorulabilir. Ama açıklamaların, artık açıklanması gerekmeyen bir son-noktası olmalıdır. Bu noktaya gelindiğinde, öyle olması gerektiği anlaşılır: Konuştuğumuz kimseyle aramızda böyle ortak bir son-nokta yoksa, ne dediğimizi anlayıp anlamadığını bilemeyiz. Kavram aygıtının ve açıklamaların son-noktasının temeli aynıdır: Wittgenstein'ın söylemek istediği budur. Bu temele varıldığında artık sorulacak birşey kalmaz; söz konusu “yaşam-biçim” yaşanır ya da . söz konusu “dil=oyun” oynanır. Buraya varıldığında anlamamak, başka bir dünya imgesine sahip olmak, ya da başka bir «yaşam-biçiminde yaşamak, demektir.
PETER WINCH

Winch 1958 yılında The Idea of A Social Science and Its Relation to Philosophy [Toplum Bilimi DüşÃ¼ncesi ve Bunun Felsefeyle İlişkisi] adlı kitabı yayınlamıştır. Oxford felsefesi açısından yorumladığımızda, Winch'in görüşlerini şÃ¶yle açıklayabiliriz: Toplumsal yaşamı oluşturan dildir. Dolayısıyla, örneğin `emir' kavramının olmadığı bir toplumda emir verilemez. Emir kavramının içeriği bilinmeden emir verilemez Günlük dilin değişikliğe uğratılmasına gerek yoktur. Toplumsal bir olayı anlamak, söz konusu olayda konuşulan dili anlamak demektir. Doğa bilimlerinde olduğu gibi açıklama yapılamaz. Toplumsal olaylar açıklanamaz, ancak anlaşılabilir. Zira olaylar yalnızca dilde vardır; doğada olduğu gibi “kendi kendinde varoluş” söz konusu değildir. Sosyolojinin görevi, insanların toplumsal davranışlarını anlamaktır. Bu da; insanların davranışlarını anlamak için kullandıkları kav- ramları anlamak (ve belki de açıklığa . kavuşturmak) demektir. Dolayısıyla kişi kendi toplumunu anlamada gerçek bir sorunla karşılaşmaz; ama yabancı kültürleri anlamada karşılaşılan sorunlar çoktur. Bu görüşler “anlamaya dayanan açıklamalar»ı tümüyle yadsıyan mantıkçı pozitivist”lerin ve Popper'in görüşlerine bütünüyle karşıt görüşlerdir. Winch, buna rağmen, Popper gibi Marxizm'i ve psikanalizi şiddetle eleştirir. Ancak eleştirisi tümüyle başka bir açıdandır. Winch'e göre, Marxizm'in `ideolojik üstyapı' ve psikanalizin `rasyonalizasyon' gibi kavramları kullanılamaz kavramlardır. Sosyoloji ve psikoloji, kişilerin davranışlarını onların kendi kullandıkları kavramlardan başka kavramlarla açıklayamaz. Winçh şÃ¶yle der: “[...] savunduğum yaklaşım; genel olarak sosyoloji ve sosyal araştırmalarla ilgili olarak yaygın kabul' gören görüşlerle çelişir. Örneğin Emile Durkheim'ın şu görüşlerine ters düşer: `Toplumsal yaşamın, buna katılanların kendi terimleri ile değil, bilincin kavrayamadığı ve derinlerde yatan nedenlerle açıklanması fikrini son derece verimli buluyorum.” Winch'in görüşlerinin buraya kadar yapılan betimlenmesi yanıltıcı olabilir. Çünkü Winch de Wittgenstein'ın yaşam biçimleri görüşÃ¼nden yola çıkar. Dolayısıyla, yaşam-biçimleri üzerine daha önce söylediklerimize burada bazı ekler yapmamız gerekir: Bir yaşam biçiminde dünya ile dil'i birbirinden ayırmak nasıl olanaksızsa, dil ile toplumsal olayları birbirinden ayırmak da olanaksızdır. Toplumsal ilişkiler ve davranışlar da dilin bir parçasıdır; nasıl ki, dil toplumsal ilişki ve davranışların bir parçasıysa. Bu bakımdan, sosyolojinin görevi, yalnızca bir kültürün dilini anlamak değil, onun yaşam-biçimini de göstermektir; tıpkı, Wittgenstein'ın bizim yaşam-biçimimizi açıkladığı gibi. Dili açıklamakta, yaşam-biçimini açıklamak aynı şeydir. Ancak bu noktada şu soru ortaya çıkmaktadır: Acaba bilinen yaşam-biçimleri hep aynı yaşam-biçimi midir, yani tüm insan toplumları ortak bir yaşam-biçimine mi dayanır? Winch bu soruya olumlu yanıt verir (Wittgenstein'ın yanıtı ise belirsizdir) ; ancak bu ortak yaşam-biçimi temeli üzerinde daha az temel nitelikte yaşam-biçimleri görülür. “Wittgenstein'ın düşÃ¼ncesine yeni bir şekil verilebilir: Bilim felsefesinin, sanat felsefesinin, tarih felsefesinin, vb. görevi “bilim”, “sanat'”, vb. yeniden yaşam-biçimlerinin özgül niteliklerini açıklamaktır. “Bilgi kuramının görevi ise bir yaşam- biçiminin neleri içerdiğini açıklamaktır.” Sosyolojinin görevi ise; “ilk yaşam-biçimi”ni, toplumsallığın temelini oluşturan şeyi keşfetmektir. Yaşam-biçimi tüm anlayış ve açıklamaların son-noktası olduğundân, bilgi kuramının görevi “ilk yaşam-biçimi”ni açıklamak olmalıdır. Felsefe, sosyolojinin bir "bölümüyle çakışır. «Ancak, uzun vadede, genel olarak toplumsal olaylar hakkında bir tartışma sosyoloji kapsamına olmaktan kaçınılamaz. [...] Öte yandan, genel olarak toplumsal olayların doğasının anlaşılmasının, yani `yaşam-biçimi' kavramının açıklanışının bilgi kuramının. konusu olduğu da gösterilmiştir. Winch’in görüşlerinin ilk betimlenişi açısından bakıldığında, “ideoloji” ve “rasyonalizasyon” kavramlarını eleştirmesi kolayca anlaşılır. Çünkü günlük bilgilerin ve günlük dilin amaçlarına uygun işlediği fikri, bir ölçüde, toplumun ve bireyin kendisini en iyi kendisinin anlayacağı görüşÃ¼nü içerir. Oysa görüşlerinin ikinci betimlemesi açısından bakınca , Winch’in bu kavramları eleştirisi ile ileri sürdüğü diğer fikirler arasındaki ilişkiyi anlamak güçleşir. ŞÃ¶yle denmektedir: Yaşam biçimi kavramı , dil ile toplumsal ilişkilerin bir bütünlük oluşturduğunu ya da aynı şeyin iki yüzü olduğunu ifade eder.Toplumsal ilişkileri değiştirmeden dili değiştirmeye, dili değiştirmeden de toplumsal ilişkileri değiştirmeye olanak yoktur. Bunu nedeni , dil ile toplumsal ilişkiler arasında karşılıklı bir nedensel ilişki bulunması değil , bazılarının dediği gibi , ikisi arasında bir iç bağlantısı olmasıdır. Bizce bu görüşlerin ideoloji ve rasyonalizasyon kavramlarıyla çelişen bir yanı yoktur. Marxizm'e göre, bir toplumun belirli bir toplumsal ve ekonomik yapıya sahip olması için, dilin bir bölümü belirli bir biçim arzetmelidir. Dilin (yani ideolojinin) değişmesiyle, toplumsal ve ekonomik yapının değişmesi birlikte yürür. Psikanalistlere göre de, belitli davranışlar, bu şekilde davranan kişiler davranışlarını belirli bir biçimde betimlemediği sürece, olanaksızdır. Davranışlarının `rasyonalize' edilmiş bir betimlemesini vermelidirler. Betimlemeyi değiştirmek, davranışı değiştirmek demektir. Davranışlarını `rasyonalize' etmeyi bırakan kişi, artık eskisi gibi davranmayacaktır. Gerek ekonomik temel -ideolojik üstyapı ilişki- sinin, gerekse rasyonalizasyon- davranış ilişkisinin nedensel yorumunu yapanlar olmuştur. Ancak bütün yorumlar nedensel değildir. Örneğin Louis Althusser Marxizm'i, Jacques Lacan da psikanalizi yukarıdaki ilişkileri nedensel olarak almaksızın yorumlamışlardır. İleri sürdükleri savlar Winch'in savlarına hiç benzememektedir, ancak ,bize göre bağdaşmaz nitelikte de değildir. Yaşam-biçimi ve ideoloji kavrâmları bağdaşır nitelikte olduğu halde, Winch tartışmaksızın bunların bağdaşmazlığını varsaymaktadır.
N.R.HANSON

Winch doğa bilimlerine hiç değinmemiştir. Ryle ve Toulmin ise doğa bilimlerindeki kavram değişmelerini ve bunların günlük dille ilişkilerini araçsalcı (enstrumentalist) ' bir anlayışla açıklamaya çalışmışlardır. Ancak Oxford felsefesinin çıkış noktalarından hareket edildiğinde zorunlu olarak Ryle ve Toulmin'in görüşlerine varılacağı söylenemez. Oxford felsefesinin doğa bilimlerini ele almada izleyebileceği yollardan biri, doğa bilimcilerin kullandığı doğa bilimsel dili araştırmak olabilir. Bu dil, Oxford felsefesinin olağan yöntemiyle ele alınabilir; yani, dilin yanlış- anlaşılması gibi bazı sorunlar çözülür; ama ilke olarak “herşey olduğu gibi bırakılır” N:R. Hanson'un Patterns of Discovery [Buluş Yolları] (1958) adlı kitabının çıkış noktası da budur. Hanson şÃ¶yle yazar: Bilim felsefecisi, aynı zamanda doğa bilimcisi de değilse, ancak yasaların fiziksel sorunların çözümündeki ve fizikçinin zihnindeki işlevini anlamaya ve açıklamaya çalışabilir. Bu, aksi halde çok karmaşık ve zihin bulandırıcı görünen olaylara bir yapı kazandırmak için mekanik yasalardan nasıl yararlanıldığını göstermekle aynı şeydir. Daha ileriye gitmek - dinamiğin yasalarının gerçek niteliği üzerine ya da yasalardan nasıl yararlanılması gerektiği hakkında felsefi önermelerde bulunmak fizikçinin yapmak için eğitildiği şeyi yapmaktan farksızdır. Hanson, buradan kalkarak, örneğin, nedenselliğin olaylar arasında evrensel bir bağlılaşım olarak anlaşılabileceği; bir doğa yasasının kesin bir tanımının yapılabileceği (Hanson'a göre, bir doğa yasası bazen bir tanım bazen de deneysel bir genelleme işlevi görür) ; bir gözlemin duyu-organlarınca belirlenen bazı duyumların bir yorumu olduğu; “buluş bağlamı”ının rasyonel unsurlar içermediği şeklindeki bazı pozitivist görüşlerin eleştirilmesine yönelmiştir. Belirtmek gerekir ki, Oxford felsefesine özgü, yani `bu böyledir çünkü doğa bilimcileri böyle demektedir' tarzındaki vurgulamalardan arındırıldığında da Hanson'un savları hayli güçlüdür. Gözlemlerin ne olduğu ve bilimsel “buluşlarını” nasıl yapıldığı üzerine tartışmalarında Hanson, psikolojik sabit-imgeler kavramından, en azından iki şekilde görülebilecek ördek-tavşan, pelikan-antilop, vb. imgelerden hareket eder. Sabit-imgeler kavramından yararlanarak görmenin bir anlamda yapılaştırmak ya da kurmakla aynı şey olduğunu göstermeye çalışır. Ancak görme olayında söz konusu olan önce çizgilerin görülmesi, sonra da bu çizgilerden bir imge kurulması değildir. Görülen doğrudan doğruya yapı ya da imgedir.
«Görmekle gibi görme'yi özdeşleştirmek . amacında değilim. Bir röntgen tüpünü görmek, röntgen tüpüne benzeyen, metal ve camdan yapılmış bir tüp görmekle aynı şey değildir kuşkusuz. Bir çocuk, sıradan .bir insan görebilir: Kör değildirler. Ama onlar fizikçinin gördüklerini göremezler; fizik- çinin gördüklerine kördürler." Bu görüş Hanson'u; kullanılan kavram aygıtıyla görülen nesneler arasında bir ilişki olduğu varsayımına götürür. Bazı kavramları kullanmak, dünyaya belirli bir yapı-vermek ve dünyayı belirli bir şekilde görmekle aynı şeydir. Burada Wittgenstein'ın yaşam-biçimlerine dayanan görüşler karşımıza çıkar. Han- son da zaten sık sık Wittgenstein'a atıfta bulunur. Hanson «buluş bağlamı>ını da sabit-imgelerle açıklar. Bir varsayıma ulaşmak, önce bir yığın çizgi arasında belirli. bir örün- tünün varolduğunu hissetmek, sonra bu örüntüyü çeşitli yöntemlerle görmeye çalışmak ve nihayet ansızın görmek gibi bir süreçtir. Bütün veriler (başlangıçtaki çizgiler) birden bire belirli bir biçime bürünür; verilerin belirli bir biçime sahip oldukları görülür. Hanson, pozitivistlerden ve Popper'den farklı olarak, buluş sürecinde bir akılsallığın bulunduğunu savunur. Bir kuram ortaya atmak, belirli bir kavram-aygıtı kullanmak ve bu da dünyayı belirli bir şekilde görmek demektir. Farklı kuramlar geliştirmek, bir resmin farklı yönlerini görmeye benzer. Ancak dünyanın bir yönünün değil, tümünün görüldüğü savunulur. Hanson'un bu görüşÃ¼nden ilginç bazı sonuçlar çıkar. DüşÃ¼k hızlar söz konusu olduğunda görelilik kuramının yerini klasik mekaniğe bıraktığını savunan fizikçilere göre, görelilik kuramının bittiği yerde klasik mekanik başlar. Kuvantum fiziğindeki karşılaşım ilkesinin bazı yorumlarına göre de, klasik fiziğin bittiği yerde kuvantum fiziğine seçilmelidir. Oysa Hanson'a göre, farklı kuramlar dünyaya farklı yapılar verir; dolayısıyla bir kuramdan başka. bir kurama geçiş olanaksızdır. Kuramlar arasında kesin bir ayrılık söz konusudur. Ancak iki kuram arasındaki sınırda, hangi kuramın ve hangi kavram-aygıtının kullanıldığının pratik bakımdan bir önemi olmadığı söylenebilir. Bu durumda, ördekle de tavşanla ' da aynı işi görmek mümkündür. Anlaşılacağı üzere, Kuhn (ve hatta Feyerabend) ide N.R. Hanson arasında oldukça geniş bir görüş birliği vardır. Kuhn, paradigma değişmesini anlatırken, bu olayı sabit-imgeler olayında bakış-açısı değişikliğine benzeterek Hanson'a atıf yapar; paradigmanın ne olduğunu açıklarken Wittgenstein'a atıfta bulunduğu gibi. Bizce, Kuhn ile Hanson ve Wittgenstein arasındaki benzerlikler, Kuhn'iın dile getirdiğinden çok daha büyük ölçüdedir. Örneğin, Kuhn Wittgenstein'ın yaşam-biçimi kavramından hiç söz etmez, ancak bu kavramla Kuhn'un paradigma kavramı arasında büyük bir benzerlik vardır. Yine de, Kuhn ile Oxford felsefesi eğilimli bilim felsefecileri arasında derin bir uçurum bulunur. İkinciler, farklı dil-oyunları ya da yaşam-biçimleri arasındaki ilişkilerin ne olduğu sorusuna. bir yanıt getirmemişlerdir. Farklı dil-oyunları arasında bir bildirişim olabilir mi? Bir dil-oyunu ne ölçüde değiştirilebilir? Bir dil-oyunundan başka birine geçiş mümkün müdür? Bu soruların yanıtını vermezler. Kuhn'un “Felsefe herşeyi değiştirir” der. Zira, Kuhn'a göre, paradigma değişmeleri felsefi savlara dayanır.
MICHEL POLANYI

Polanyi ( 1891-) belki de en çok, bilim dünyasının özerkliğini savunduğu, “özgür” ve bunun karşısında “toplumca planlanmış” bilim tartışmasıyla ünlüdür. Polanyi'nin felsefesinin burada üzerinde durmayacağımız politik ve dinsel yönleri de vardır. Polanyi, her zaman söyleyebildiklerimizden daha fazlasını bildiğimiz görüşÃ¼ndedir. Bütün bilgilerimizi belirtik hale getiremeyiz. Daima örtük bilgilerimiz ( atacit knowledge ) de vardır (Bkz: Polanyi'ye de atıfta bulunan Kuhn'un Paradigmalar bölümünde ele aldığımız görüşleri) . Kitaplarından biri The Tacit Dimension [Örtük Boyut] (1967) adını taşır. Örtük bilgi üzerine savları birkaç çizgiyi izler. Kullandığı savlardan biri şudur: Daha önce görmüş olduğumuz bir kimsenin yüzünü, ayrıntılarını bilmeksizin tanırız. Oysa, tanımanın, gözlerin, ağzın ve burnun biçimini bilmemize bağlı olması gerekir. Bir yüze baktığımız zaman, o yüzdeki ayrıntılara dikkat etmeyiz. Dikkat etmediğimiz bu ayrıntılar hakkında örtük bilgilerimizi vardır. Bilgi topladığımız her durumda, belirtik bilgiler yanısıra örtük bilgiler de ediniriz. Eğer bilgi varsa, örtük bilgi de vardır. Polanyi bu görüşÃ¼ne gerekçe olarak, daha önce Platon'un ortaya atmış olduğu bir sorunu gösterir: Bir sorun nasıl çözülür? “0'na [Platon'a] göre, bir sorunu çözmeye çalışmak saçmadır; çünkü kişi ya neyi bulmaya çalıştığını bilmektedir ve dolayısıyla ortadâ bir sorun yoktur, ya da neyi bulmaya çalıştığını bilmemektedir ve dolayısıyla bir sonuca ulaşması beklenemez” Bu örnek, bilgilerimizin tümünün belirtik olmasının olanaksızlığını gösterir. l~ilgilerimizin tümü belirtik olsa, sorun çözme ve yeni bilgiler edinme anlaşılmaz hale gelir. Ancak, belirtik hale getirilmemiş oları bilgi, bir ölçüde kişiseldir. (Polanyi'nin 1958'- de yayınlanan Personal Knovledge [Kişisel Bilgi] adını taşıyan bir kitabı daha vardır) . Bu fikir, bazı pozitivist görüşlerin eleştirisini içerir: “Pozitivist bilim felsefecilerinin seksen yıldan beri uğraştıkları bilgilerin geçerliliği konusunda . kişisellikten tamamen arınmış ölçütler bulma çabası, boşunadır.»
Örtük bilgilerin varlığı, bilimsel bilgilerin nasıl aktarılacağı bakımından da anlam taşır. Bilgi-aktarma olayı bir anlamda otoriter olmalıdır. Öğrenen, öğretenin bilgilere tümüyle egemen olduğunu varsaymalı, yani onu tam bir otorite olarak kabul etmelidir. Zira öğrenenin öğretenin belirtik olarak söylediklerini hemen o anda sınamasına olanak yoktur. Sınamayı yapabilmesi için öğretenin anlattıklarının içerdiği örtük bilgilerin de aktarılmış olması gerekir.

Polanyi, Aydınlanma Çağı'nın, kişiye yalnızca kendi aklına güvenmesini öğütleyen ilkesinin yanlış olduğunu ileri sürer. O'na göre, gözlem yoluyla her isteyenin bilimsel kuramları sınayabileceği görüşÃ¼ de yanlıştır.

“Yaygın olan bilim anlayışına göre, bilim, her isteyenin doğrulayabileceği gözlemlenebilir olgular bütünüdür. Hastalık tanısı gibi uzmanlık bilgisi gerektiren durumlarda bunun doğru olmadığını görmüş bulunuyoruz. Bu anlayış, fizik bilimler bakımından da doğru değildir. Herşeyden önce, astronomi ya da kimya bilimine~ değgin bir önermenin sınanması için gerekli araçları sıradan insanlar kullanamaz. Diyelim ki, sıradan bir kimse bir kimya laboratuvarını ele geçirdi. Hiç kuşku yok ki, herhangi bir gözlem yapmaya fırsat bulamadan oradaki araçları bozacaktır. Bilimsel bir önermeye ilişkin bir gözlemde bulunmayı başardığını varsayalım. Gözlem, önermeyle çelişir nitelikteyse, haklı olarak, deneyin bir yerinde hata yapmış olduğuna hükmedecektir.>

Ingvar Johansson- Çeviren: Şahin Alpay Yazko Felsefe Yazıları 5. Kitap 1983
 
Alıntı : http://www.felsefe.gen.tr/bilim4.asp

Çevrimdışı BilgiDiyari

  • Administrator
  • Sr. Member
  • *****
  • İleti: 415
Bilim Felsefesi-3 Kuhn Ve Feyerabend
« Yanıtla #3 : AÄŸustos 04, 2007, 09:02:58 ÖÖ »
BİLİM FELSEFESİ-3 KUHN VE FEYERABEND

1960'larda hem pozitivizme hem de Popperciliğe çeşitli yönlerden eleştiriler yöneltilmiştir. Eleştirenler arasında başlı başına bir düşÃ¼nce okulu kurmuş olan kimse yoktur. Ancak bu yönde hayli ilerlemiş olan biri, The Structure of Scientific Revolu tions (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) adlı kitabın yazarı Thomas Kuhn'dur. Kuhn ( 1922-) aslında bir bilim tarihçisidir ve bilimin gelişmesinin ne pozitivist ne de Popperci bilim felsefesiyle bağdaşmadığı savını, yaptığı bilim tarihi çalışmalarına dayandırır. Pozitivizmi ve Popperciliği ayrıntılı olarak eleştirmiş değildir, ancak bilimsel gelişmenin izlediği modeli ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Paul Feyerabend (1924-), önce koyu bir pozitivist, sonra koyu bir Popperci olmuş; 1960'larda da tüm bu eski görüşlerini terketmiştir. Feyerabend ve Kuhn'un görüşleri, her ne kadar biraz farklı bir terminoloji kullanıyorlarsa da, geniş ölçüde birbirinin aynıdır. Görüşlerini, aynı yıllarda, kısmen işbirliği yaparak geliştirmişlerdir. Aralarındaki en büyük ayrılık, Feyerabend'in pozitivist ve Popperci bilim felsefelerini ayrıntılı olarak eleştirmiş olmasıdır.

PARADİGMALAR

Kuhn'un felsefesindeki en yaygın kavram, “paradigma” kavramıdır. Kuhn'a göre bir paradigmanın başlıca dört kurucu öğesi vardır:

1. İlk öğeye “simgesel genellemeler” ( “symbolic generalization” ) adını verir. Bunlar, doğa yasalarını andıran, ancak bilim adamlarınca tanımlama olarak anlaşılan önermelerden oluşur. Bu önermeler sınamaya tabi tutulmaz. Simgesel bir genelleme yanlışlanamaz. Örneğin Newton'un ikinci yasası (güç - kitle x hız) uzun bir süre güç'ün tanımı olarak; Ohm yasası da (iletkenlik = gerilim/dirençıı iletkenliğin tanımı olarak anlaşılmıştır. Bugün de geçerli olduğuna inanılan bir başka örnek, «hız = mesafe/zaman», önermesidir. (Bu önermenin yanlışlandığı düşÃ¼nülebilir mi?)
2. İkinci kurucu öğeye Kuhn, metafizik öğe der. Şu tür inanışlardan oluşur: Isı, hareket enerjisidir; algılanabilir olayların nedeni atomlardır, güç alanlarıdır, vb.; bir gazın molekülleri rasgele hareket halinde olan küçük, esnek bilardo topları gibi davranır, vb.

3. Kuhn, üçüncü öğeye “değerler” ( “valuesn ) adını verir. Ancak bunlara “kuramötesi” ( “metateori” ) ölçütler dense daha doğru olur: Zira burada söz konusu olan, niceliksel öndeyiler, niteliksel öndeyilerden daha iyidir, “kuramlar, daha basit ve daha tutarlı olmalıdı” gibi değerlerdir.

4. Dördüncü öğe, “örnekler” ( “exemplars” ) adını alır. Kuhn'a göre kitabının en az anlaşılmış bölümü bu öğeyle ilgili olandır. Kuhn şunu anlatmak ister: Bilim adamları eğitimleri sırasında bir dizi standard problemi çözmeyi ve bir dizi standard deney yapmayı öğrenirler ve böylelikle nesnelerî ve olayları, sözle ifadesi ya da birtakım önermelerle özetlenmesi olanaklı olmayan, ortak bir bakış açısıyla görmeye başlarlar. “Örtük bilgi” ( “tacit knowledge”) edinirler. Bir dizi ortak “örnekler” i benimserler. Doğurduğu kuramsal soruları çözebilmeksizin ya da onu sınayabilmeksizin, bir doğa yasasının ne dediğini anlamak, bir anlamda, olanaklıdır. Ancak bunun için, doğa yasasının ifade edildiği önermenin ötesinde bir şeye gerek vardır. Bu da, “örneklerine ilişkin bilgidir.

NORMAL BİLİM

Kuhn'a göre bilim iki şekilde yapılabilir. Ya bir paradigma veri kabul edilir ve “normal bilim” ( “normal science” ) yapılır; ya da paradigma değiştirilmeye çalışılır ve “devrimci bilim” ( “re- volutionary science”) yapılır. Normal bilim, bilimsellikle ilgili görülen özelliklerin çoğunu gösterirken; devrimci bilim felsefe olma eğilimindedir. Kuhn, normal bilimde üç farklı uğraş görür:

1. Işığın dalgalardan oluştuğunu söyleyen bir paradigma varsa, frekansların ve spektral yoğunlukların belirlenebilmesi gerekir; belirli bir kimya paradigması farklı maddelerin atom ağırlıklarının belirlenebilmesini gerektir, vb. Normal bilimsel çalışmaların bir bölümü, bu ' örneklerde olduğu gibi, paradigmasal özelliklerin belirlenmesi ve bu belirlemelerin giderek daha büyük bir kesinlikle ve giderek daha kapsamlı olarak yapılmasıdır. Bir paradigma olmaksızın, hangi özgülüklerin belirlenmesi gerektiği bilinemez.
2. Tarih çalışmaları, kuramların çoğunun her zaman yanlışlandığını, yani daima kuramda çelişik görülen veriler bulunduğunu göstermiştir. Diğer çalışmalar ise, bu yanlışlamaların aslında yanlışlama olmadığını, aksine kurama ya da paradigmaya uygun olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Örneğin, geliştirilmiş bir teleskopla, Kopernik'ia kuramının içerdiği yıldız paralaksının gerçekten var olduğu gösterilebildi. Daha. önceki verilerin yanlış olduğu ortaya çıktı. ~Kuram doğruydu. Bu örnekler çoğaltılabilir. Normal bilimde amaç, doğayla kuramı birbirine uydurmaktır ve bu daima kuramın kurallarına göre olacaktır.

3. Kuhn'un paradigma betimlemesi, deneysel yasalar denilen yasalara yer vermez. Kuhn'a göre, bir kısım mantıkçı pozitivistlerin iddialarının aksine, deneysel yasalar teorilerden önce gelmiş değillerdir. Deneysel yasalar daima belirli bir paradigmadan hareketle belirlenmiştir. Örneğin, Coulomb'un elektriksel çekim yasası gibi bir yasanın belirlenebilmesi için, elektriğin ne olduğunu ve nasıl işlediğini aşağı yukarı anlatân bir paradigmanın bulunması zorunludur. Bu çeşit yasaların belirlenmesi normal bilimin işidir. Normal bilim çalışmalarının son bir yönü (ki, bunu dördüncü bir uğraş olarak belirtmesi gerekirdi) , Kuhn'un, paradigmanın yayılması dediği uğraşıdır. Normal bilim çalışmalarının tümünün bir ölçüde bu yayma etkinliğine girdiği söylenebilir; ancak burada anlatılmak istenen, paradigmanın ,uygulama alanının genişletilmesi çalışmasıdır.

Yukarıda sayılan her üç uğraş da, elbette ki hem kuramsal hem de deneysel çalışmaları kapsar.

Eğer bir paradigma veri kabul edilirse, hem çözümü gereken sorunları tanımlayacak, hem de bunların kabul edilebilir çözümlerinin neler olduğunu belirleyecektir, Biri, bir sorunu çözmede başarısızlığa uğrarsa, bu, paradigmanın bir yana atılacağı anlamına gelmez. Daha yetenekli birinin bu sorunu ileride mutlaka çözeceği söylenir. Kuhn bu durumu şÃ¶yle ifade eder: Normal bilim dönemlerinde kuramlar değil, bilim adamları sınanır. Bu dönemlerde bilim adamları bulmaca çözmeye çalışan kimselere benzer. Bulmacanın; sorunu çözmek için gerekli olan, tüm parçacıkları baştan verilmiştir. Bütün iş, parçacıkları doğru yerlerine oturtmaktan ibarettir. Kuhn'a göre her zaman için bir paradigma vardır; ama her zaman normal bilim yapılmaz. İlk üç kurucu öğeden oluşan bir paradigma daima bulunur. Ancak normal bilim için dördüncü öğenin de bulunması gerekir; oysa bazen bu öğe bulunmaz.
DEVRİMCİ BİLİM

Bazen paradigma değişir. Örneğin, Ptolemaios astronomisi- nin yerini Kopernik astronomisi almış; Aristoteles dinamiği yerini Newton dinamiğine, o da yerini görelilik kuramına bırakmıştır. Kunn'un paradigma değişmeleriyle ilgili olarak andığı diğer adlar Benjamin Frankdin, James Clerk Maxwell, A.C. Lavoisier, Charles Lyell ve Charles Darwin'dir. Paradigma değişmesi daima bir grupla bağıntılıdır: Bazen bu grup toplumun tümü olabilir. Kopernik devrimi tüm toplumu etkilemiştir. Öte yanda, optik alanında parçacıklar kuramından dalgalâr teorisine geçiş, her ne kadar sonradan tüm topluma yayılmışsa da, başlangıçta yalnızca küçük bir grubu ilgilendirmiştir. Kuhn yalnızca, bilim adamlarının değişik paradigmaları verilmiş olarak kabul ettiklerini ya da belirli bir dönemde böyle yapmaları, yani paradigmanın doğruluğunu tartışmaktan kaçınmaları gerektiğini savunmakla kalmaz, deneysel yasaları belirleyebilmek ve değişik özgülükleri ölçebilmek için mutlaka bir paradigmanın kabul edilmesinin zorunlu olduğunu söyler. Çünkü tüm deneyler, yardımcı varsayımlar gerektirir (bunlardan hangilerinin kullanılabilir olduğunu paradigma belirler) ve çünkü dilin yapısı öyledir ki, tüm bir dilsel bağlam verilmiş olarak alınmazsa, soyutlanmış bir önermeyi anlama olanağı yoktur. (Kuhn burada Wittgenstein'ın “dil oyunları” tartışmasına atıfta bulunur. Bu durumda paradigma değişmesi Kuhn bakımından sorun yaratır. Sorun, hem paradigmanın neden terkedildiği sorusuyla, hem de yeni paradigmanın nasıl olması gerektiğinin nasıl bildirileceği sorusuyla ilgilidir. Paradigmanın varlığı sınamanın ön- koşuludur. İçerdiği sorunların çözülmesinde başarısızlığa uğranılması anlamında dolaylı sınama dışında, bir paradigmanın doğrudan sınanması olanaksızdır. Her paradigma normal olarak her zaman kendisiyle bağdaşmayan verileri (anomalideri) içerir; 'bu yüzden, tek başına anomalilerin varlığı bir paradigmanın terkedilmesi için yeterli neden olamaz. Kuhn'a göre bir paradigmanın terkedilmesinin normal kuramsal nedeni (elbette ki, sosyolojik ve psikolojik nedenler de gösterilebilir), paradigmanın çözmede başarısızlığa uğradığı sorunların sayısının çok fazlalaşmasıdır. Ancak, buna kalmadan da paradigma değişebilir. Peki, yeni paradigma nereden gelir?

Bir paradigma kendini doğrudan deneylerde belli etmez; kısmen spekülatif bir öğeye dayanır. Birden fazla yeni paradigma ortaya çıkarsa, hangisi seçilir? Kuhn'a göre, önce felsefi bir tartışma yer alır ve sonunda paradigmalardan birinin doğal olduğuna karar kılınır. Dünya, paradigmanın tanımına uymalıdır. Paradigma değişmesi halinde, yeni paradigmanın akılsal (rasyonel) açıdan daha doğru kabul edilmesi değil; daha çok bir inanç değişikliği söz konusudur. Başka türlü olması da zaten olanaksızdır. Bir paradigma, deneyin ve akılsal (rasyonel) tartışmanın en genel öncülüdür, ancak genel öncüller asla kanıtlanamaz.

KURAMSAL ÇOĞULCULUK

Feyerabend, kuramsal çoğulculuğu savunur. Ona göre bilim, iki ilkeye bağlı kadmalıdır: “Çoğalma İlkesi” ( “The prineiple of proliferation” ) ve “İnat İlkesi” (“The principle of tenacityı”)

Birinci ilke şudur: “Genel kabul gören bakış açısı çok iyi kanıtlanmış ve çok yaygın olsa dahi, bununlar bağdaşmayan kuramlar bulmak ve geliştirmek.”

İkinci ilke de şudur: “ [. . . ] bir dizi kuramdan en verimli sonuçlar vaat edeni seçmek ve karşılaştığı güçlükler çok önemli olsa da, bu kurama sıkı sıkıya sarılmak.”

Feyerabend'e göre, aynı anda birbirleriyle çelişen çok sayıda kuram bulunmalı ve bu kuramların savunucuları, bunların doğruluğuna kuvvetle inanmalı ve içerdiği tüm anomalileri ısrarla çözmeye uğraşmalıdır. Feyerabend “kura” kavramını çok geniş bir anlamda kullanır. “Kuramlardan söz ederken, bunlara mitleri, siyasal düşÃ¼nceleri ve dinsel sistemleri de dahil edeceğim ve bu adı verdiğim bir bakış açısında, varolan tüm nesnelerin en az bir yönüne uygulanabilme niteliğini arayacağım. Genel görelilik kuramı, . bu anlamda bir kuramdır. `Bütün kuzgunlar siyahtır' önermesi ise, bu anlamda bir kuram değildir.»
Feyerabend'in ikinci ilkesi; Kuhn'un normal bilim dediği şeyin özelliklerinden birine, yanlışlayıcı verilerin doğrulayıcı veriler haline getirilebilirliğine dayanır. Feyerabend'e göre, yeni bir kuram,. : eskimiş yardımcı-kuramlarca kuşatılmış olabilir ve bu yüzden yanlış ve saçma görünebilir. Öte yandan yeni ve daha gelişkin yardımcı-kuramlarla desteklenen yeni kuram, ne yanlışlanabilir ve ne de saçma görünür. Kopernik güneş-merkezli kuramını ortaya attığı sırada. Aristoteles'ci dinamik genel kabul görmekteydi ve yeryüzünün kendisi ve güneş çevresinde döndüğü tezini savunmayı olanaksız kılan bir sürü verinin kaynağıydı. Aristoteles dinamiğinin yerine Newton dinamiği konunca tam tersi oldu. O zaman güneş-merkez,li kuramı destekleyen ve yeryüzü-merkezli kuramı yadsıyan veriler ortaya çıktı (örneğin Foucault'nun sarkaç deneyi) . Newton dinamiğinin Kopernik varsayımından 150 yıl sonra ortaya atıldığı düşÃ¼nülürse, Feyerabend'- in «karşılaşılan güçlükler çok önemli olsa da, kurama sıkı sıkıya sarılmak» ile ne demek istediği anlaşılır. Feyerabend'in birinci ilkesi, Kuhn'un terminolojisiyle, aynı anda çok sayıda paradigma bulunmadı (oysa Kuhn'un yazdıklarından aynı anda tek bir paradigma bulunması gerekeceği anlâmı çıkar) ve dolayısıyla, eski paradigmalar anomali göstermese de, yeni paradigmalar geliştirilmesidir demeye gelir. Feyerabend «Çoğalma İlkesi için iki ayrı gerekçe verir Yeni bir paradigma, eski paradigma için anomali olacak verilerin doğmasına yolaçabilir ve bazen bu anomalilerin eski paradigmayla keşfedilmesi olanaksızdır. Öte y andan, bir paradigmanın kendi dışına çıkarak kullandığı kavram aygıtını tartışma konusu yapması beklenemeyeceğine göre, bunun yapılabilmesi için sürekli olarak yeni ve değişik kavram sistemlerinin geliştirilmesi gerekir. Feyerabend'in söylemek istediği şudur: Paradigma değiştirilmesine yolaçan olay, bir dizi anomaliyle karşılaşılması değil, bir ya da birkaç kişinin ortaya attığı yeni paradigmanın eski paradigmadan daha verimli olduğunun sonunda çoğunluk tarafından anlaşılmasıdır.
POPPER’İN VE POZİTİVİZMİN ELEŞTİRİSİ

Popper'in metodolojisi yukarıdaki görüşlerle bağdaşmaz. Popper 'e göre, bilim adamlarının yanlışlamaya çalışmaları gereken yanlışlanmamış kuramlar vardır. Kuhn ve Feyerabend'e göre ise, (görünürde) yanlışlanmış kuramlar vardır ve bilim adamlarının görevi, bu kuramların gerçekte yanlışlanmamış olduğunu göstermeye çalışmaktır. Onlar, verilerin ya da temel-önermelerin bir kuramı yargılamalarına izin vermezler. Aksine, çoğunlukla teoriden kalkarak verileri tartışma konusu yapmak gerekir. Feyerabend açıkça, eğer bilim adamları 1500'lerden bu yana Popper'in metod kurallarını izlemiş. olsalardı hâlâ Aristoteles fiziğinde kalınırdı, der. Kuhn ve Feyerabend'e bakılırsa, Popper'in kendisi için çıkış-noktası olduğunu söylediği tarihsel deneyi yani güneşin çekim alanının ışık ışınlarını ezip eğmediğini belirlemek için yapılan deneyi bile yanlış anlamış olduğu söylenebilir. Popper'in iddia ettiğinin aksine, ölçümün bilinen sonuçları vermemesi halinde genel görelilik kuramının terkedilecek olduğu görüşÃ¼, büyük bir olasılıkla yanlıştır; belki de özellikle Einstein bakımından. Ölçüm sırasında kuramı terketmek istemeyeceklerin kolaylıkla tartışma konusu yapabilecekleri bir- çok yardımcı varsayım kullanılmıştır. Kuhn ve Feyerabend'in pozitivizme ve Popper'e yönelttikleri eleştirilerin büyük bölümü şu görüşlerine dayanır: , Farklı paradigmaları karşılaştırmak olanaksızdır, zira bunlar birbirine çevrilemeyecek kavramları içerirler. Karşılaştırılabilir oldukları yerlerde de tarafsız bir gözlem dili yoktur. Günümüzde filozofların çoğunluğuna göre, bir terimin (kavramın) anlamı, kapsandığı kuramsal bağlama bağlıdır. Dolayısıyla, farklı paradigmaların terimlerinin farklı anlamları vardır. Bundan çıkan sonuç şudur ki, farklı paradigmaların kavramlarının karşılaştırılabilir olup olmadığı sorusu, tarafsız bir gözlem dilinin bulunup bulunmadığı sorusuna bağlıdır. Bu konuda,ki farklı görüşlere burada yer vermeyeceğiz. Ancak , şu kadarını belirtelim ki, tarafsız bir gözlem dilinin varlığına inananlar, algılarımızın kuramlara bağlı bir yönü olduğunu varsayarlar. Kuhn ve Feyerabend'e göre (her ne kadar ikincisi bu konuda biraz müphem ise de), algılarımız kuramlardan öylesine etkilenir ki, bunların tarafsız bir özü yoktur. Farklı kuramlara inananlar farklı şeyler görürler ve bir anlam- da farklı dünyalarda yaşarlar. Eğer bu doğruysa, o zaman hemen hemen bütün kuramlar için deneysel (empirik) destek bulmak mümkündür. Örneğin, Feyerabend'e göre: «Aynı süreç, cinler ve tanrılar hakkında gerçek gözlem bildirimlerinden sorumludur. [...] Beklentiler, hayalder, korkular ve akıl hastalıkları (sesler duymalar, davranışlarına yabancı bir kuvvetin, ikinci bir kişinin hükmettiği duygusuna kapılmalar) da gerisini tamamlar. [...] Cinlerin doğrudan gözlemlenebilir olması gerekirdi. Ve bu gerçekten de olmuştur: Akli dengesini yitirmiş, bunalım geçirmekte olan kadın örneğini düşÃ¼nün: sesler duymaktadır; düşle gerçeği birbirinden ayıramamaktadır; ve bunlara dayanarak şeytanla cinsel ilişkide bulunduğuna inânır. (Bir zamanlar, düşlerin içeriği kişinin ruhsal durumunun gerçek belirtisi sayılırdı.) Bu kadın hayali bir gebelik geliştirebilir - ve bu durumdaki kadınların hayali gebelikler geliştirdikleri gerçekten görülmüştür. şeytanca bir etkinin varlığına dâha doğrudan bir kanıt bulunabilir mi?> Değişik paradigmaların kavramlarının karşılaştırılamayacağı görüşÃ¼nün pozitivist ve Popperci bilim felsefesi bakımından başka vargıları (consequence) da vardır. Kuramsal dille tarafsız gözlem dili arasında ayrım yapılamıyorsa, gözdeme dayanmayan öğeleri bilimden arındırmaya çalışmak anlamsızdır. (Aslında Kuhn, belirli bir paradigma içinde; kuramsal terimlerle gözlem terimleri arasında kabaca bir ayrım yapılabileceğini yadsımaz. Örneğin, o'na göre, elektron izleri doğrudan gözlemlenebilir. Ancak bununla elektronların gözlemlenebilir olduğunu savunduğu- nu sanmıyoruz.) Bazı pozitivistler, eski kuramların yeni kuramlardan çıkarılabilirliğini savunmuşlardır. Oysa, kuramlar karşılaştırılması olanaksız kavramlar içeriyorlarsa, buna olanak yoktur. Bir kuramdan ancak o kuramın kendi kavramlarıyla ifade edilen önermeler çıkarılabilir. Popper'in yöntem kurallarının çoğu, farklı kuramların deneysel içeriğinin karşılaştırılabileceğini ( = yanlışlanabilirlik derecesi) varsayar. Değişik kuramların kavramları karşılaştırılamazsa, deneysel içeriğin ölçülmesi olanaksızdır ve dolayısıylâ yöntem kurallarının uygulanabilirliği de kalmaz. Hem Popper, hem de pozitivistler “buluş bağlamı” ile “doğrulama bağlamı” arasında kesin bir ayrım yapmışlar ve yalnızca ikincisiyle ilgilendiklerini öne sürmüşlerdir. Kuhn ve Feyerabend bu ayrımın bilim felsefesi açısından bir işlevi olmadığı görüşÃ¼ndedirler. Bir paradigmanın “keşfi”, yeni bir kavramlar sistemini öğrenme, daha doğrusu kurma, ve aynı zamanda dünyayı yeni bir biçimde görmeye başlama sürecidir. Ancak dünyayı bir paradigma açısından görmek demek, bir ölçüde doğrulamak demektir. Yani bir paradigmanın keşfedilmesi (kurulması) süreci, onun doğrulanması süreciyle kısmen aynı şeydir. Bundan şu sonuç çıkar: Doğrulamanın nasıl olacağına ilişkin bazı kurallar konacak olursa, kuramların nasıl bulunacağına ilişkin kurallar da bir ölçüde konmuş olur. Pratikte bu iki olayı, Popper ve pozitivistlerin yaptığı gibi, birbirinden ayırmak olanaksızdır. Denebilir ki, “buluş bağlam” ve “doğrulama bağlamı” iki ayrı süreç değil,, aynı sürecin iki yüzüdür. İki ayrı paradigmanın kavramlarının karşılaştırılamazlığı, Kuhn'un paradigma değişmesinin bir dinden başka bir dine geçişe benzediği görüşÃ¼nü vurgular. Farklı paradigmaları savunanlar arasında, ancak kısmî bir haberleşme (communication) olabilir. Birinin dilinin diğerinin dilinde karşılığı yoktur. Biri diğerini anladığını söylüyorsa, bu, onun diğerinin dediklerini kendi diline çevirmesi ve dolayısıyla diğerini (kısmen) yanılış anlaması demektir. Yapılacak şey, diğerinin dilini ya da kuramını iyice öğrenmek, bundan sonra hangi kuramın doğru sayılabileceğine karar vermektir. Ancak, yukarıda da gördüğümüz gibi (Paradigmalar bölümüne bakınız) , Kuhn'a göre kişi dünyayı bir anlamda belirli bir paradigma aracılığıyla görür. Yani her iki dili öğrenmek mümkünse de, yansız bir açı yoktur. Kişi kendini daima bir paradigma içinde bulur. Bir paradigmayı benimseyip, başka bir paradigmanın dilini öğrendiği zaman, durumu İngilizce konuşa- bilen ama Fransızca düşÃ¼nen kişiyi andırır. Ancak bu dil benzetmesini fazla ileri götürmemek gerekir. Çünkü, hem İngilizce hem de Fransızca konuşmayı ve düşÃ¼nmeyi öğrenmek mümkündür. Oysa Kuhn'a göre, kişi diğer paradigmanın diliyle konuşmaya, dünyayı onun kavramlarıyla görmeye başlar başlamaz, o paradigmayı kabul etmiş olur. ~Bu, bir din değiştirmeye benzer. Popper'in koyduğu yöntem kuralları genel ve her zaman geçerlidir. Feyerabend ise, genel yöntem kuralları olamayacağını söyler. Bir yöntem kuralı ne denli temel bir kural olarak görülürse görülsün, bu kuralın bir yana bırakılmasını hatta tersinin uygulanmasını zorunlu kılacak durumlar vardır. Feyerabend, özellikle Aristoteles fiziğinden. modern fiziğe geçiş konusunda yazmıştır. Bu yazılarında, modern fiziğin temsilcilerinin birçok ad hoc varsayım kurarak, deneysel olarak belir~enmiş verilere karşı çıktıklarına; Aristoteles'ci varsayımlardan, sezgisel bir an- lamda, daha düşÃ¼k düzeyde deneysel içeriği olan varsayımlar ortaya atmış olduklarına işaret etmiştir. O'na göre, modern fiziğin kurulabilmesi Popper'in temel yöntem kurallarının uygulan- maması sayesinde mümkün olmuştur.

KUHN VE FEYERABEND’İN PROBLEMLERİ

Kuhn ve Feyerabend pozitivizmin ve Popperciliğin çok ağır ve yer yer yıkıcı bir eleştirisini yapmışlardır. Ancak bu, kendi görüşlerinin sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Aslında, onların görüşleri sorunsuz olmaktan çok uzaktır. Kuramlarla gözlemler arasındaki ilişki hakkındaki görüşlerinin ve Kuhn'un, aynı anda iki ayrı paradigmayı tam olarak anlamanın olanaksızlığı görüşÃ¼nün iyi işlenmiş olduğu söylenemez. Bilimin gelişmesi konusunda söylediklerine içerik kazandırmakta büyük güçlüklerle karşılaşırlar. Kuhn şÃ¶yle yazar: “Bulmaca çözmede Newton mekaniğinin Aristoteles mekaniğine göre; Einstein mekaniğinin de Newton mekaniğine göre, daha iyi birer araç olduğundan kuşku duymuyorum. Ama, bu gelişmede tutarlı bir ontolojik (varlıkbilimsel) gelişme çizgisi de göremiyorum.” Paradigmaların bulmaca ya da sorun- çözmede daha iyi ya da daha kötü araçlar olmalarından söz edilip, edilemeyeceği bile kendi başına bir sorundur. Çünkü, iki ayrı paradigmaya ortak bir sorun olabileceği dahi kabul edilmemektedir. En fazla, bir paradigmanın kavramlarıyla betimlenen bir sorunun, başka bir paradigmanın kavramlarıyla betimlenen diğer bir soruna benzediğinden söz edilebileceği savunulmaktadır.
PARADİGMA KAVRAMI VE TOPLUMBİLİMLERİ

Feyerabend'in, genel yöntem kuralları olamayacağı görüşÃ¼, bilimin yöntem kurallarıyla belirlenemeyeceği sonucunu verir. O'na göre özgül bir bilimsel yöntem yoktur. “Anarşist bilgi teorisi”ni savunur ve Bakunin'in şu sözlerini aktarır: “Bırakın insanlar kendilerini özgür kılsınlar; o zaman kendi kendilerini eğiteceklerdir” Gerek Kuhn, gerekse Feyerabend bütün örneklerini doğa bilimlerinden alırlar; ancak bu örneklerden, doğa ve toplum bilimleri ilişkisi konusundaki tartışmaya değgin bazı sonuçlar kolayca çıkarılabilir. Kuhn'un paradigmalar üzerine genel görüşlerinin toplum bilimlerine de uygulanabileceği açıktır. Ancak bu görüşler, toplum bilimsel paradigmaların özel anlama yöntemlerini, “Einfühlung” [“Özdeşleyim”] vb., içerip içeremeyeceği konusunda bir şey söylemezler. Feyerabend'in genel yöntem kuralları alamaz görüşÃ¼, doğa ve toplum bilimleri ilişkisi tartışması açısından daha anlamlıdır. Bu görüşten, tüm tartışmanın yanlış öncüllerle yürütüldüğü sonucu çıkar. Önce doğabilimsel ( «deney- sel>ı, “hipotetik-dedüktif”, vb.) yöntemin belirlenebileceği kabul edilmiş; sonra bu yöntemin toplum bilimlerince uygulanıp uygulanamayacağı sorusu sorulmuştur: Oysa, Feyerabend'e göre, toplum bilimlerinin bilimselliklerini güven altına almak için ithal edebilecekleri özgül bir metodoloji yoktur.

PARADİGMA KAVRAMI VE İNSAN BİLİMLERİ

Pozitivistler, bilim ile felsefe arasında kesin bir sınır çizilebileceğini .savunurlar. Onlara göre, bilim gözlemlenebilir veriler arasındaki bağlılaşımları belirler; spekülatif felsefe, yalnızca duyguları ifade eder ve gereksizdir. Bilim felsefesi ya da gerçek felsefe ise bilimsel kavramları çözümler. Böylelikle felsefe, kav- ram çözümlemeye indirgenir. Popper'e göre, spekülatif felsefe, gerçek sorunları ele alır ve bilimsel kuramlar için gerekli bir ön- aşamadır; ancak mümkün olan en kısa sürede aşılmalı ve kuramlar yanlışlanabilir, yani bilimsel hale getirilmelidir. Metafizikle bilim arasında kesin bir sınır vardır. Bilim felsefesinin görevi, bilimsel bilgilerin gelişmesini sağlayan genel yöntem kurallarını koymaktır. Kuhn ve Feyerabend'e göre ise, bilim ve felsefe iç içe geçer. Metafizik bir dünya imgesi olmayan bilim olamaz. Ne yan- sız bir gözlem dili, ne de bilimle metafiziği ayıran genel yöntem kuralları vardır. Bu düşÃ¼nürler bilim felsefesini bilim tarihiyle özdeşleştirme eğilimindedir. Görüldüğü gibi, mantıkçı pozitivistler, Popper ve Kuhn-Feyerabend karşılaştırması şunu ortaya koymaktadır: her bilim felsefesinin bilimin ve felsefenin ne olduğu konusunda belirli bir görüşÃ¼ vardır; öte yandan bilim ve felsefenin ne olduğu konusunda her görüş belirli bir bilim felsefesini içerir. Kuhn'un paradigmalar görüşÃ¼nden çıkan bir başka sonuç, felsefeyi bilimlerin anası sayan anlayışın, kısmen de olsa, yanlışlığıdır. Bu anlayışla, felsefeyi bilime bağlayan göbek bağı kesilmiştir. Oysa Kuhn, her bilimsel kuramın, dahil olduğu paradigma tartışma konusu yapıldığında, her zaman için bir ölçüde felsefi savlarla savunulduğu görüşÃ¼ndedir. Kuhn-Feyerabend felsefesinin, felsefe dışındaki diğer insan bilimleri bakımından dolaysız sonuçları olup olmadığını belirlemek güçtür. Ancak, insan bilimlerinin klasik sorunlarından biri olan yorumsama (hermeneutics) Kuhn ve Feyerabend sayesinde bilim felsefesi problemleri arasına girmiştir. Farklı kuramların kavramları karşılaştırılamaz ise, o zaman savunduğumuz kuramın karşıtı olan kuramı anlayıp anlayamadığımız nasıl bilinebilir? Yorumsama yalnızca geçmişteki kuramlarla ilgili bir sorun değildir. Aynı zamanda varolan kuramlar için de geçerlidir. Pozitivistlerin basit ve sorunsuz, `özneler-arası anlam' kavramı kaybolup gitmiştir. Toplum bilimleri bakımından söylenenler insan bilimleri bakımından da yinelenebilir: Genel bir bilimsel metodoloji olamayacağına göre, bir bilimin bilimselliğini başka bir bilimden ithal edilecek yöntem kurallarıyla güven altına almak olanaksızdır.

PARADİGMALAR VE POLİTİKA

Bazı pozitivistler örtük, Popper ise belirtik olarak, bilimsel yaklaşımın politikaya da uygulanmasını savunurlar. Bilim adamları olgulara dayanarak tartışır ve birbirlerini anlamaya çalışırlar. Politikacılar da aynı şeyi yapacak olurlarsa, bütün önemli çelişkiler çözülebilir. Kuhn ve Feyerabend'in görüşlerinden çıkan sonuçlar (Kuhn bunları hiç tartışmamıştır; Feyerabend ise yalnızca ima eder) , pozitivistlerin ve Popper'in bu anlayışlarını da baş- aşağı eder. Kuhn ve Feyerabend'in görüşlerinden şu sonucu çıkarmak olanaklıdır: Politik akılsallık ve bilimsel akılsallık, geçmişte, bugün ve gelecekte hep aynı akılsallıktır. İkisinin ayrı şeyler olduğuna ilişkin inanç, bilimin normal bilimle özdeşleştirilmesinden doğar. Normal bilim yapılan dönemlerde, olguların ya da gözlemlenebilir verilerin ne olduğu konusunda görüş birliği vardır ve yanlış anlamalara yer bırakmaksızın tartışmak olanaklıdır. Oysa, devrimci bilim yapılan dönemlerde, birbirinden bütünüyle farklı paradigmaların savunucuları karşı karşıya gelirler ve o zaman `tipik politik' denilen durumlar ortaya çıkar. Taraflar birbirlerini anlamazılar ve taraflardan biri diğerinin olguları dikkate almadığını öne sürer. Bu durumun tipik olarak görülmesinin nedeni, kökten farklı düşÃ¼nen tarafların toplumun nasıl işlediğine dair tümüyle farklı paradigmaları olmasıdır. Kuhn ve Feyerabend'in görüşlerinden, “bilimsel akılsallığın” özgürce işlemesine izin verilmeyen tarihin iki ünlü olayını (Galileo ve Lisenk”olaylarını) nasıl değerlendirmek gerekeceği konusunda da bazı sonuçlar çıkar. Pratikte her iki olay da nihaî olarak çözülmüştür: Galileo doğru; Lisenko ise yanlıştı. Sorun, bu olayların teoride de çözülüp çözülmediği, yani hatanın nereden ileri geldiğinin; gelecekte işlenmesini de önleyecek şekilde, belirlenip belirlenmediğidir. Genellikle kabul edilen çözüm, Galileo olayından dinin, Lisenko olayında, da politikanın bilime egemen olduğudur. Yanlışlık, bilimin kendi kendine egemen olmasına izin verilmemiş olmasındadır. Bu çözüm, bilimselliğin ne olduğunun iyice bilindiği varsayımına dayanır. Oysa, Kuhn ve Feyerabend'e göre bilimsellik tam olarak belirlenemez! Kuhn terminolojisiyle bu iki olay şÃ¶yle betimlenebilir: Galileo, yöneticilerin Aristoteles fiziğini de içeren, paradigmasıyla bağdaşmayan bir paradigmayı savundu. Lisenko'nun ise hiç geliştirilmemiş olan bir alanda, yönetenlerin paradigmasına (yani, diyalektik materyalizme) diğerlerinden çok daha uygun düşen bir kuramı vardı. Konuya böyle bakılacak olursa, sorun `dine ve politikaya karşı bilim' olmaktan çıkar ve hangi paradigmanın doğru olduğunun nasıl belirleneceği sorunu olur. Bunu belirleyecek basit bir ölçüt de yoktur.
YÖNTEM KURALLARI NEDİR?

Feyerabend genel bilimsel yöntem kuralları olduğunu yadsır; ama bazı `çalışma kuralları' konabileceğini yadsımaz. Ancak, bu çalışma kuralları bilime özgü değildir. Gerek edebiyatta, gerekse poltikada bilime uygulanabilecek yöntemler bulunabilir. Farklı paradigmalarm savunucuları arasında bir kavram karışıklığı vardır; birine göre, diğerinin görüşleri saçmadır. Her taraf kendi görüşlerini doğal ve doğru görürken; diğerinin görüşlerini yalnızca yanlış değil aynı zamanda biraz da çılgınca bulur. Bu durumda, karşıt tarafa savunduğu görüşlerin saçmaladığı nasıl gösterilebilir? Feyerabend'e göre, bu konuda bilim adamlarının tiyatroculardan öğrenecekleri çok şey vardır. Brecht'in “Verf- remdungseffekt”kavramına ve Ionesco'nun hergün yaşanan durumları nasıl saçma haline getirdiğine atıfta bulunur. Ancak kullandığı bu örneklerden hiç birin.? somut bir bilimsel tartışmaya uygulamış değildir. (David Cooper'in Psikiyatri ve Anti-Psikiyatri adlı kitabında Feyerabend'in önerdiği yöntemi uyguladığı söylenebilir: “...Naziler onbinlerce insanı zehirli gazla öldürdüler.

İngiltere'de de onbinlerce insanın beyni ya cerrahi yoldan dumura uğratılmakta ya da elektrik şoklarıyla tahrip edilmektedir.o )

Feyerabend'in politikadan nasıl metodoloji çıkardığı, Lenin'in Ne Yapmalı? adlı kitabından bir parçayı, aşağıdaki gibi yenide yazışında görülmektedir: “Genel olarak tarih ve özel olarak devrimler tarihi, en iyi tarihçilerin ve en iyi metodologların (Lenin'de: en gelişmiş sınıfların en iyi partilerinin, en bilinçli öncülerinin) sandığından çok daha zengin, çok daha değişken ve çok-yanlı, çok. daha canlı ve `kurnaz'dır. [...] Bundan [tarihsel sürecin niteliğinden] iki çok önemli pratik sonuç çıkar: Bilim- sel teorileri değiştirme7c isteyen lcimse (devrimci sınıf), bu görevi yerine getirmek için, yalnızca belirli bir metodolojiyi değil, hiçbir istisna tanımaksızın, bütün metodolojileri ve bunların düşÃ¼nülebilecek bütün çeşitlerini anlayabilmeli ve uygulayabilmeli (siyasal çalışmanın bütün biçimlerini ve yönlerini iyice öğrenmeli) ve bunların birinden diğerine en çabuk ve en beklenmedik bir şekilde geçebilmeye hazır olmalıdır.”

Ingvar Johansson Çeviri:Şahin Alpay Yazko Felsefe Yazıları 4.Kitap 1982
 
Alıntı : http://www.felsefe.gen.tr/bilim3.asp

Çevrimdışı BilgiDiyari

  • Administrator
  • Sr. Member
  • *****
  • İleti: 415
Bilim Felsefesi-2 Karl Raimond Popper
« Yanıtla #2 : AÄŸustos 04, 2007, 09:00:41 ÖÖ »
BİLİM FELSEFESİ-2 KARL RAIMOND POPPER

Karl Raimund Popper, 1902 yılında Viyana'da doğdu. Nazizm, pozitivistler gibi Popper'i de ülkesinden göçmek zorunda bıraktı. Popper, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yeni Zelanda'da bulundu; savaş sonrasında Londra'da profesörlük yaptı. Viyana'da pozitivistlerin bazı seminerlerine katılmıştı. İlk kitabı Logik der Forschung (1935), pozitivistlerin yönettiği bir dizide yayınlandı. Pozitivistler gibi Popper da, bilimselliğe bir ölçüt bulmak istedi. Popper'in koymuş olduğu ölçüt, pozitivistlerin ölçütünden ayrılır ve Popper her zaman pozitivizme açıkça karşı çıkmıştır.

YANLIŞLANABİLİRLİK İLKESİ

Popper, 1919 yılında, bilimselliğin niteliği üzerinde düşÃ¼nmeye başladığı zaman çıkış noktasının ne olduğunu kendi anlatır: «Zihnimdeki sorunu doğuran ortamı ve uyarıcı olan örnekleri kısaca anlatmak isterim. Avusturya İmparatorluğunun çöküşÃ¼nden sonra, Avusturya'da bir devrim oldu. Ortalık devrimci sloganlar ve fikirlerle, yeni ve çoğunlukla saçma kavramlarla dolmuştu. Benim ilgimi çeken kavramlar arasında Einstein'ın görelilik kuramı kuşkusuz en önemli olanıydı. İlgi duyduğum diğer üç kuram da, Marx'ın tarih, Frued'un psikanaliz ve Alfred Adler'in `bireysel psikoloji' kuramlarıydı.»'ı Alıntıdan da' anlaşılabileceği gibi Popper, Einstein'ın görelilik kuramı ile diğer üç kuramı karşı karşıya getirdi. 1919 yılı, görelilik kuramı bakımından anlamlı bir yıldı. Bu kurama göre, güneşin yakınından geçen ışık ışınları; güneşin yerçekimi alanının etkisine girerek eğilmeye uğrarlar. O yıl, bu kuramı sınamaya elveren bir güneş tutulması oldu. Uzaydaki bir yıldızın yerini önce gece, sonra gündüz saptama.yoluyla, yıldızın güneşe yakın olması halinde, gönderdiği ışınları güneş tarafından eğilip eğilmediği araştırılabilecekti. Ölçümlerin verdiği sonuçlar sözkonusu, ışınlârın eğildiğini gösteriyordu. Popper'i büyük ölçüde etkileyen, kuramın ön-deyişinin doğru çıkması değildi. Onu asıl ilgilendiren şuydu: Ön-deyinin doğru çıkmaması halinde, genel görelilik kuramı derhal reddedilecekti. Popper bu tutumla, diğer üç kuramın savunucularının tutumlarını karşılaştırdı. Bunlar belirli bir olayın kuramlarına nasıl uygun düştüğünü her zaman kolaylıkla açıklayabiliyorlardı; ama hangi koşulların gerçekleşmesi halinde kuramlarını savunmaktan vazgeçeceklerini asla belirtmiyorlardı. Popper, hangi kurama 'olursa olsun ampirik destek bulmanın kolay olduğunu; bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemede yattığını düşÃ¼nmeye başladı. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir, dedi. Böylelikle Popper “yanlışlanabilirlik ilkesini” getiriyordu. Bu ilkeyle ilgili olarak üç noktayı belirtmek gerekir. Popper her üç noktada da yanlış anlaşılmıştır.

1. Yanlışlanabilirlik ilkesinin, anlamlı ve anlamsız önermeler ayrımıyla bir ilgisi yoktur. Popper, genel olarak, apaçık saçma olan önermeler dışında, bütün önermelerin anlamlı olduğunun savunulabileceğini kabul eder: Pozitivistlerin bu konudaki anlayışlarını derinlemesine eleştirmiş değildir. Ancak, pozitivistlerin bir önermenin nasıl anlamlı olacağı sorusunu olgulara değgin bir soruymuş gibi ele aldıklarına dikkati çekmiş; bir önermenin doğru olup olmadığına karar vermenin yalnızca bir uzlaşım (convention) sorunu olduğunu söylemiştir.

2. Popper, bütün kuramların genel içerimlerden, yani “Bütün x'ler için geçerlidir: Eğer x.... .., o halde x. . . ... “ şeklindeki önermelerden oluştuğu görüşÃ¼ndedir. Popper'in bu görüşÃ¼nün, kolaylık sağlaması bakımından, . kendisinin de kullandığı “Bütün kuğular beyazdır~ı önermesiyle ifade edilen “yasa”yı (Bütün x'- ler için geçerlidir: Eğer x bir kuğuysa, o halde x beyazdır) örnek alarak açıklamaya çalışacağız. Yukarıdaki önerme, siyah renkli bir kuğunun ortaya çıkması halinde yanlıştır. “Burada siyah bir kuğu var” önermesi, bu yasayı yanlışlar; yanlışlığını gösterir. Bu çeşit önermelere, yani belirli bir yerde, belirli bir zamanda ve belirli bir nesne ya da olaya değgin önermelere Popper, temel- önermeler adını verir. Bazı temel-önermeler yukarıdaki “yasayla bağdaşır (örneğin, “Burada yeşil bir iskemle var”; “Burada beyaz bir kuğu var” gibi) . Öte yandan; başka bazı temel-önermeler (örneğin, “Burada siyah bir kuğu var”) “yasayla bağdaşmaz,' yani sözkonusu olan temel-önerme doğru ise, “yasa” yanlıştır. Popper, yasaların bağdaşan önermelere izin verdiğini, ama bağdaşmaz önermeleri yasakladığını söyler. Bir kuramın bilimsel olabilmesi için, en azından bir temel-önermeyi yasaklaması gerekir Burada dikkat çekmek Popper'ın bir temel- önermenin doğru ya da yanlış olduğunun kesin güvenirlikle belirlenebileceğini söylemeyişidir. Popper, bilimin nesnel şeylere değgin olduğunu ve dolayısıyla temel-önermelerin de nesnel olması gerektiğini; ancak, nesnelliğin kesin güvenilirlikle belirlenemeyeceğini söyler. Oysa, Popper'a göre, öznel şeylere ilişkin kesin güvenilir bilgi edinmek olanaklıdır. Bundan çıkan sonuç, Popper'ın temel-önermelerinin herhangi bir gözlemciye bağlı olmayışıdır. Gerekli olan, bazı temel-önermeleri doğru saymak; doğru olarak kabullenmek için bir karara varmaktır.
3. Yukarıdaki örnekte yer alan “Bütün kuğular beyazdır” önermesi, “Burada siyah bir kuğu var” önermesiyle yanlışlanmaktadır. Ancak, bu kuğuyu ,birinin siyaha boyadığı şeklinde yardımcı bir varsayım öne sürülecek olursa, . bu bir yanlışlama olarak anlaşılmayacaktır. Bu çeşit yardımcı varsayımlâr ileri sürerek bir kuramı yanlışlanmaktan kurtarmak her zaman olanaklıdır. Bir kuramın yanlışlanmadan kurtarılmasının başka yolları da, kavramlarının içeriğini değiştirmek, belki de bir hesap hatası yapılmış olduğunu ileri sürmek, deneyimin doğru yapılmadığını iddia etmek gibi yollardır. Bu durumda, yukarıda 1-'de anlattıklarımızın aksine; , bir kuramın yanlışlanması olanaksızlaşır. Bir kuramın yanlışlanabilmesi için, yardımcı varsayımlar getirmemek, anlam değişiklikleri yapmamak gibi bazı yöntem kurallarının kabul edilmesi gerekir. Yanlışlanabilirlik ilkesi ancak, belirli bir yöntembilimle birlikte işletilebilir. Popper, bilimselliği dil ölçütleriyle değil, yöntem kurallarıyla tanımlamaktadır: Örneğin, koyduğu yöntem kurallarından birine göre, yardımcı varsayımlara ancak, kuramsal, sistemin ampirik' içeriğini ya da yanlışlanabilirliğini artırıyorsa izin verilebilir.

POPPER VE POZİTİVİZM

Popper'ın, bir önceki bölümde ele aldığımız pozitivist görüşler karşısındaki yeri nedir? Anlamlı-anlamsız önermeler ayrımı konusundaki görüşlerini yukarıda görmüş bulunuyoruz. Pozitivistlerin tekil olayların nedensel açıklanmasının tümdengelime dayandığı görüşÃ¼nü aslındâ ilk olarak Popper ortaya atmıştır ve bu modele çoğunlukla Popper-Hempel modeli adı verilir. Ancak Popper, bu modele ilişkin tartışmalara hiç katılmamıştır. “Neden-önermelerine ilişkin görüşleri de pozitivistlerden önemli bir farklılık göstermez. Popper “neden-önermeleri”nin bir çeşit zorunlu ilişkiyi ifade ettiklerini savunmanın anlamlı olduğunu kabul ederken bir sorunla karşılaşmadığı halde, yöntembilimsel açıdan bu zorunluluğun tümüyle geçersiz olduğu kanısındadır. Bu yüzden, bu zorunluğun bir yana bırakılabileceği görüşÃ¼ndedir. Popper'a göre de, kuramlar ve yasalar, özlerinde, yani özleri bakımından evrensel bağlılaşımlardan başka şey değillerdir. Popper'ın yukarıda sözünü ettiğimiz temel önermelere koyduğu koşul, bunların gözlemlenebilir şeylere değgin olmalarıdır. Bu konuda pozitivistlerle arasında yalnızca sözde benzerlik vardır. Popper'a göre “gözlemlenebilir” kavramı, tanımlanması olanaksız ve bilim felsefecilerince öğrenilmesi gereken bir kavramdır. Kendisinin bu kavramı kullanışına bakılacak olursa, bilim adamlarının varlığını belirledikleri tüm özgülükler gözlemlenebilir şeylerdir. Pozitivist açıdan bakılınca, Popper neyin gözlemlenebilir olduğu sorusunu atlamış görünmektedir. Kuramsal terimlerle gözlem terimleri arasında da ayrım yapmamaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, fiziksel olan herşeyin gözlemlenebilir olduğu görüşÃ¼ndedir. Nedensel açıklamalar ve “neden-önermeleri” konusunda Popper'ın görüşleriyle pozitivistlerin görüşleri büyük ölçüde birbirine uymaktadır. Pozitivistlerin anlamlı-anlamsız önermeler, kuramsal terimler-gözlem terimleri ayrımlarına gelince, Popper bu ayrımlarla fazla ilgilenmemiş ve bunların ayrıntılı bir eleştirisini de yapmamıştır. Tümevarımsal mantığı ise tümüyle reddeder> Bu konuda kırk yıl süren yoğun bir mücadele vermiş, çeşitli pozitivist savları ayrıntılarıyla ele alıp, kıyasıya eleştirmiştir. Mantıkçı pozitivistlerin bir bölümünün “araçsallı”a kaymalarına karşılık, belirtmek gerekir ki Popper her zaman için bir gerçekçi (realist) olmuş, yani kuramların bizden bağımsız olarak varolan dış dünyaya değgin olduğunu savunmuştur. > Ancak Popper, başka bir pozitivist anlayışı, “buluş bağlamı” ile “doğrulama bağlam” ayrımını kabul etmiştir.

TÜMEVARIMSAL MANTIĞIN ELEŞTİRİSİ

Popper'ın tümevarımsal mantığa yönelttiği eleştiri üç bölüme ayrılabilir.

1. Popper, öncelikle, (Hume gibi), belirli bir ampirik kuramının belirli bir olasılığı olması gerektiğini söyleyen bir önermenin kendisinin de ampirik bir önerme olması gerektiğine işaret eder. Dolayısıyla bu önermenin de ampirik bir olasılığı olacağına göre, onun da olasılığını belirleyecek yeni bir tümevarımsal mantık gerekecektir. Bu durumda yeniden belirli bir olasılığı olan yeni bir ampirik önermeyle karşılaşılacak ve bu sonsuza kadar böyle gidecektir. Tümevarımsal mantığın, tümevarımsal mantıkta ele alınmayan ampirik önermelere dayanması gerekir.
2. Mantıkçı pozitivizmle ilgili bölümde, tümevarımsal mantıkla ele alınacak kuramlara, tümevarımsal mantığın yardımıyla kanıt önermelerine bağlanışından önce, belirli bir olasılık verilmesi zorunluğu üzerinde durmuştuk. Popper'a göre, olasılığın, örneğin yanılış kuramların olasılığının `sıfır' ve doğru kuramların olasılığının `bir' sayılması gibi, bazı akla uygun koşullara dayandırılması halinde buna olanak yoktur. Tümevarımsal mantık asla gerçek kuramlara uygulanamaz.

3. Bu, olanaklı olsa bile, arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü olası kuramlara değil, olası-olmayan kuramlara gerek vardır. Popper'in görüşÃ¼ yalnızca görünüşte paradoksaldır. Tümevarımsal mantıkta, kuramların, bunlara belirli bir olasılık veren kanıt önermelerle ilişkisi kurulur. Kuramların, kanıt önermelere uygunluğu arttıkça, olasılıkları da yükselir. Tümevarımsal mantıkçıların çoğu, kabul edilmiş kuramları da, bu kanıt önermelerden sayarlar. Popper'ın olası-olmayan kuramlar (ki, bunlar için çoğunlukla “bold conjectures””cesur tahminler” deyimini kullanır) ortaya atılması gerektiği savını en iyi açıklayan da bu durumdur. Bu durumda, yüksek olasılığı olan bir kuram, kanıtlar arasında bulunan mevcut kuramlara çok benzer niteliktedir. Oysa, Popper'a göre kökten yeni olan kuramlara gereksinme vardır. Tümevarımsal mantık, mantıkçı pozitivizm bölümünde anladığımız görüşlere benzer görüşlere, yani önce deneysel yasalar koy, sonra bunlardan kuramsal sistemler kur»â dayanmaktadır. Tümevarımsal mantıkçılar, Popper'dan farklı olarak, bilgilerin birikerek arttığı varsayımından hareket ederler.

Popper'ın Yöntem Kuralları Yukarıda da değinildiği gibi, Popper'ın yanlışlanabilirlik ilkesinin, bilimselliğin , ölçütü olarak kullanılabilmesi için, bazı yöntem kurallarıyla tamamlanması gerekmektedir. Bu kurallardan bazıları şunlardır:

“Yardımcı varsayımlar, kuramsal bir sistemin yanlışlanabilirlik derecesini azaltamaz” ;

“Tanımlanmamış kavramların kuram tarafından örtük olarak tanımlandığı kabul edilemez” (bu durumda kuram, çözümlemesel olarak doğru olur ve yanlışlanamaz) ;

“Dil kullanımının sürekli olarak değiştirilmesi yasaktır”
Popper bu kurallardan başka, bilimin gelişmesine yardımcı olacak bazı kurallar koyar. Aslında Popper'ın bilim felsefesinin altında yatan temel amaç, bilimin gelişmesini sağlayacak yöntem kuralları getirmektir. Yukarıda sayılan kurallar, bilim selliğin asgari kurallarıdır ve bilimselliğe bir ölçüt getirirler. Diğer kurallar, bazen ifade ediliş tarzlarından da anlaşılacağı üzere, kuramların yanlışlanabilir olduğu noktasından hareket eder. Bu kurallardan bazıları şunlardır;

“En çetin bir şekilde sınanması gereken, en yüksek yanlışlanabilirlik derecesi olan kuramlara öncelik ver” kuram, eski kuramlardan bağımsız olarak sınanabilmelidir”

“Yeni bir kuram, şimdiye kadar birbirinden ayrı görünen olayları birleştiren özgün ve yalın bir fikre dayanmalıdır.

“Bir kuramın doğrulanması (Popper'ın kullandığı özel terimle “corroborated” sayılabilmesi) için, kabul edilmiş temel- önermelerle -bağdaşması ve bu temel-önermelerin bazılarının da kuramı yanlışlamak için harcanan bilinçli çabalar sırasında kabul edilmiş olması gerekir. Sonuncu kural, Popper'ın bir kuramın doğrulanmasından ne anladığını ortaya .koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken doğrulamanın alışılmış anlamda doğrulama değil, “yanlışlama çabalarının başarısızlığa uğraması” demek olduğudur. Yani, bir kuram, tümevarımsal mantıkçıların “kanıt önermeleri” dedikleri şeylerle doğrulanamaz. Bu kanıt önermelerinden kalkarak, kuramın hangi durumlarda yanlış çıkacağının kestirilmesi ve o durumlarda sınanması gerekir. Kuram ancak bu sınamalardan başarıyla çıkarsa doğrulanmış sayılabilir.

YANLIŞLANABİLİRLİK DERECELERİ

Yukarıda saydığımız yöntem kurallarından ikisi yanlışlanabilirlik derecesiyle ilgilidir ( “yardımcı varsayımlar yanlışlanabilirlik derecesini azaltamaz” ve “yanlışlanabilirlik derecesi yüksek olan kuramlara öncelik verilmelidir” kuralları) . Yanlışlanabilirlik derecesi nedir? “Bütün x'ler için geçerlidir: Eğer Fx; o halde Gx (Fx = x, F özelliğine sahiptir)” şeklindeki yalın kuramı ele alalım. X'in F özelliğine sahip, ancak G özelliğinden yoksun olduğunu bildiren her temel-önerme, bu kuramı yanlışlayacaktır. Popper'ın kendi verdiği örnek şudur: “Bütün uzay cisimleri çember biçimindeki yörüngelerde ilerler” şeklindeki kuram, “ kuyruklu yıldız, parabol biçimindeki bir yörüngede ilerliyor”, “Güneş hiperbol biçiminde bir yörüngede ilerler”, “Merkür gezegeni fiyonk biçiminde bir yörüngede ilerler” “Ay elips biçiminde bir yörüngede ilerler” şeklindeki temel-önermeler tarafından yanlışlanır. “Bütün gezegenler çember biçimindeki yörüngelerde ilerler” önermesini ele alırsak, bu son önermeye oranla ilk sözü edilen önermeyi yanlışlayacak çok daha fazla sayıda önerme düşÃ¼nülebilir. İlk sözü edilen önermenin çok daha fazla sayıda «potansiyel -gizil- yanlışlayıcıları” vardır ve dolayısıyla yanlışlanabilirlik derecesi daha yüksektir. Popper, yanlışlanabilirlik derecesini genel olarak ampirik içerikle belirlemektedir. O'na göre bir kuramın yanlışlanabilirlik derecesi = kuramın ampirik içeriği = kuramın potansiyel yanlışlayıcılarının sayısı'dır. Yukarıda verdiğimiz 'örnek, açıklamayı kolaylaştırmaktadır. ŞÃ¶yle ki, son önermeye konu olan “gezegenler”, ilk önermeye konu olan “uzay cisimlerinin yalnızca bir bölümüdür. Böyle bir örnekte, önermelerden hangisinin daha çok sayıda potansiyel yanlışlayıcısı olabileceğini kestirmek zor değildir. Ancak başka örneklerde bu, çoğunlukla olanaksız duruma gelir. Popper, yanlışlanabilirlik derecesinin belirlenmesi sorununun nasıl çözüleceğini tam olarak gösterememiştir. Dolayısıyla, tümevarımsal man- tığa yöneltmiş olduğu şu eleştiri, kendi yöntembiliminin büyük bölümüne de yöneltilebilir: Bu yöntembilimin, mevcut varsayımları değerlendirmek için kullanılması olanaksızdır.

POPPER’İN ELEŞTİRİLMESİ

Yanlışlanabilirlik ilkesine yöneltilen eleştiri genişletilebilir. Popper'ın yanlışlanabilirlik derecesini belirleme yönteminin varılmak istenen kavrama uygun olup olmadığı sorulabilir. Popper'a göre, kuramlar genel içermelerden oluşur ve genel içermelerin bazı temel-önermelerle bağdaşması mantıksal olarak olanaksızdır. Söz konusu kuram doğru ise, bazı temel-önermelerin yanlış; kuram yanlış ise, bazı temel-önermelerin doğru olması gere- kir. Kuram, bazı temel-önermeleri yasaklar. Buna karşılık, kuram nedensel bir ilişkinin ifadesi olarak anlaşılırsa, temel-öner- meleri, ancak geçerli başka nedensel etkenlerin bulunmaması koşuluyla yasaklar. “Isı yükselmesi halinde uzunluk artar” şeklindeki önerme, bir çubuğun ısıtılmasına rağmen aynı uzunlukta kalmasıyla bağdaşabilir. Örneğin, çubuk bir yandan ısıtılırken, öte yandan mekanik olarak sıkıştırılabilir. Bilimde normal olan durumda, birlikte veya birbirlerine karşı etki yapan birden çok sayıda nedensel etkenin varlığı kabul edilir. Dolayısıyla, Popper'in yanlışlanabilirlik derecesi kavramı, gerçek yanlışlanabilirlik derecesini değil, yanlışlanabilirlik derecesi ölçülmek istenen önermede ifade edilen nedensel etkenlerden başka hiçbir etkenin düşÃ¼nülemeyeceği durumlardaki ideal bir yanlışlanabilirlik derecesini ölçmektedir. Bu nedenlerle Popper'in yanlışlanabilirlik derecesini belirleme yöntemi reddedilecek olursa, onun yöntem kuralları da kabul edilemez, çünkü bu kurallar gerçekten varolan durumlardaki gerçekten varolan kuramlara uygulanmak üzere düşÃ¼nülmüştür.
Bu eleştirinin temeli, “neden-önermeleri”nin değil, genel içerimlerin, bazı temel-önermeleri yasakladığı (ya da onlarla mantıksal .olarak bağdaşmaz olduğu) görüşÃ¼dür. Popper'a göre, neden önermeleri yöntemsel açıdan genel içerimlerle eşitlenebilir; dolayısıyla yukarıdaki eleştiri Popper'ın bu fikrinin de tartışılabilir olduğunu düşÃ¼ndürür. Bu eleştirinin Popper-Hempel açık lama modeli bakımından da bazı sonuçları vardır. Bu model (I. Bölüm, “Neden Kavramı'nın sonuna bakınız) bütün yasaları ve kuramları genel içerimler olarak görür ve açıklamalar, tümdengelimsel çıkarımlardan ibarettir, der. Ancak tümdengelimsel açık- lamaların, nedensel açıklamalarla eşit değerde görülebilmesi için, tümdengelimsel çıkarımın kapsadığı genel içerimlerle temsil edilen nedensel etkenin dışında geçerli olabilecek hiçbir başka etken bulunmaması gerekir. Tümdengelimsel bir çıkarımın açıklama olarak anlaşılabilmesi için, bu çıkarımda söylenmeyen bir şeyi varsayması gerekir ve bu durumda da tümdengelimsel açıklamaların nedensel etkenleri ve nedensel açıklamaların yerini ne ölçüde alabileceği sorusu sorulabilir.

Bir sonraki Bölümde ayrıntılı olarak ele alacağımız Popper'a yöneltilmiş eleştirilerden bir diğerini şimdiden özetleyeceğiz. Popper'ın yöntembilimi . en azından iki varsayıma dayanır gibidir:

1. Kuramları ve yasaları diğer önermelerden bağımsız olarak ele almak olanaklıdır;

2. Kuramlar normal olarak yanlışlanmaz.

İlk varsayımı gerçekten yapmış olduğu, tikel önermeler için yanlışlanabilirliği tanımlamasından ve ayrıca yazılarında, bağla- ma bakılmaksızın her zaman için “cesur tahminlerde bulunula- bileceği fikrini uyandırmasından da anlaşılmaktadır. Kuhn'a göre, bir önceki bağlamı reddetmeksizin, “cesur tahminler”de bulunulamaz. Yepyeni bir paradigma kurulması gerekir Paradigmalar da, yöntembilimsel açıdan tikel önermeler gibi davranmazlar. Bu bağlamda, mantıkçı pozitivizmin giderek soyutlanmış önermelerin ele alınışından nasıl uzaklaştığı hatırlanabilir. (I. Bölüm, Doğrulanabilirlik İlkesi'nin sonuna bakınız).
Popper'ın ikinci varsayımı yaptığı apaçıktır. Kuramları yanlışlamaya çalışmak gerektiğini önemle vurgular; normal olarak yapılan bu olsaydı, üzerinde durması gerekmezdi. Oysa Kuhn'un ortaya koyduğu bilim tarihi, kuramların normal olarak yanlışlandığına işâret eder. Popper hemen hemen tüm kuramların ampirik desteğe sahip olduklarını göstererek mantıkçı pozitivistlerin ayaklarını nasıl yerden kaydırmışsa, Kuhn.da hemen hemen.tüm kuramların hemen her zaman yanlışlandığını, yani kuramlara tümüyle uymayan geçerli verilerin her zaman bulunduğunu göstererek Popper'ın ayaklarını yerden kaydırmıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: hangi kuramın kabul edilmesi gerektiği sorusu, Popper'ın yöntembilimiyle bağdaşmayan bir biçimde yeniden sorulmalıdır. Soru şÃ¶yle olacaktır: Yanlışlanan tüm kuramların hangisi ya da hangileri doğru olarak kabul edilmelidir?

POPPER VE TOPLUMBİLİMLERİ

Popper'a göre yöntem kuralları hem doğa hem de toplum bilimlerinde uygulanmalıydı. Mantıkçı pozitivistlerin tersine, Popper bütün bilimlerin temelde aynı tür olaylarla ilgili olduğu anlamında, tek bir bilimden hiç söz etmemiştir. Buna karşılık Popper, görece soyut bir düzeyde kalınması koşuluyla, tüm bilimlerde aynı yöntembilimin uygulanabilirliğine inanır. Popper, “Toplum bilimlerinde deney yapılamaz, çünkü toplumsal etkenler asla fizik etkenler gibi soyutlanamaz”; “Toplum ve insanlar doğa bilimlerine konu olan olaylara oranla çok daha karmaşık olaylardır»; “Toplum bilimlerinde özel bir sezgisel anlayış olabilir, çünkü burada kuramların konusu insandır” gibi savlara, yani doğabilimsel yöntembilimin toplum bilimlerine uygulanamayacağı görüşÃ¼nün çeşitli savlarına açıkça karşı çıkmıştır. Popper'ın karşı-savlarını kısaca ele alalım. Popper'a göre deneyimlerde belirli etkenlerin birbirlerini etkileyip etkilemedikleri ya da belirli bir deneyimde değişik etkenlerin birbirinden soyutlanmış olup almadığı deneyöncesi (a priori) olarak belirlenemez. Bu ancak etkenlerin belirlenmesi ve deneyimin yapılmasından sonra keşfedilebilir; ki bunun için de kuram biliniyor olmalıdır. Toplumsal olayların doğal olaylardan daha karmaşık olduğuna ilişkin inanç, normal bir toplumsal olayla, etkenlerin soyutlandığı fiziksel bir olayın karşılaştırılmasından ileri gelir. Oysa, normal bir toplumsal olayla normal bir fiziksel olay, örneğin bir yaprağın yere düşÃ¼şÃ¼, karşılaştırılacak olursa, her iki durumda da bir ön-deyide bulunmanın eşit ölçüde güç olduğu görülecektir. Özdeşleşim ( “Einfühlung” ) , Popper'a göre ancak buluş işlevi görebilir; bir varsayıma ulaşmamıza yardımcı olabilir. ama varsayımın sınanmasında hiçbir rolü olamaz. Benim nasıl hissettiğim, başkalarına ilişkin bir varsayım bakımından bir anlam taşımaz. Doğa ve toplum bilimlerinin bazı ortak yöntem kuralları bulunduğunu ve tek bir yöntembilimden sözedilebileceğini savunmak, bilimsel disiplinlerin kendilerine özgü belirli kuralları olduğu görüşÃ¼yle bağdaşır. Popper, toplum bilimlerinde özel bir “yöntembilimsel. Bireycilik” koşulu arar. Der ki: “[...] toplumsal kuramların görevi, sosyolojik modellerimizi betimsel ya da adcı (nominalist) terimlerle, yani bireylere, onların tutumlarına, beklentilerine, ilişkilerine, vb. ilişkin terimlerle, titizlikle oluşturmak ve çözümlemektir. Bu, `yöntembilimsel bireycilik' diyebileceğimiz bir ilkedir.Carnap'ın bireyleri somut temel-deneylerden kurulan mantıksal kurulumlar (constructions) olarak görmesi gibi (I. Bölüm, Gözlemlenebilir Olan'a bakınız) , Popper da, sınıflar gruplar ve kurumlar gibi toplum bilim kategorilerini, somut bireylerden kurulu kuramsal kurulumlar alarak görür. Tüm sosyolojik kuramlar, tutumlar, beklentiler, vb., psikolojik terimlerle çözümlenebilirse, o zaman sosyolojiyi psikolojiye indirgemek (psikolojizm) mümkün değil midir? Popper'in bu soruya . yanıtı olumsuzdur. Ancak, Popper'in yöntembilimsel bireyciliği ile psikolojizme yönelttiği eleştirilerin nasıl bağdaştırılacağını anlamak güçtür. Bunun için, bu konudaki görüşlerini aşağıya aktaracağız:

[...] psikolojizmin, yöntembilimsel bireyciliği savunarak ve yöntembilimsel kollektivizme karşı çıkarak kazandığı büyük er- demleri küçümsememeliyiz. Psikolojizm, bütün toplumsal olayların ve özellikle bütün toplumsal kurumların işleyişinin, her zaman için bireylerin kârarlarının, eylemlerinin, tutumlarının, vb., sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunan ve sözde `kollektifler'e (devletler, uluslar, ırklar, vb.) dayanılarak yapılan açık- lamalarla asla yetinilmemelidir diyen önemli öğretiyi destekler. Psikolojizmin hatası, toplum bilimleri alanındaki bu yöntembilimsel bireyciliğin tüm toplum olaylarının ve tüm toplumsal düzenliliklerin (regixlarities) psikolojik olaylara ve psikolojik yasalara indirgenmesi programını içerdiğini varsaymasıdır.Popper'ın tarih bilimi üzerine de özel bazı görüşleri vardır: O'na göre, bilimsel açıklamalar ve ön-deyiler, daha önce verdiğimiz (I. Bölüm, Nedensel Açıklamalar'a bakınız) şemayı izler. Ancak genel olarak tarihsel olaylar bakımından bir sınırlama yapılması gerekir: bunlar konusunda ön-deyide bulunmak olanaksızdır. Popper'ın gösterdiği gerekçeler şunlardır:

l. Tarihin akışı, insan bilgisinin gelişmesinden büyük ölçüde etkilenir.

2. “Akılsal (rational) ya .da bilimsel yöntemlerle bilimsel bilgilerimizin gelecekteki ilerlemeleri üzerine ön-deyilerde bulunamayız. [Bilimsel bir kuram üzerine ön-deyide bulunabilmek için, o kuram konusunda şimdiden bilgi sahibi olmak gerekir.”

3. “Dolayısıyla gelecekteki tarihsel olaylar konusunda ön- deyide bulunamayız.”

Bu durumda, Popper'e göre, örneğin kuramsal fizik gibi bir kuramsal tarih disiplini olamaz. O halde tarih kitapları nasıl yazılır? Önce tarihe belirli bir bakış açısından ( point of view ) bakmaya karar verilir; sonra da tarihteki bu görüş açısından geçerli olaylar betimlenir. Popper, böyle bir bakış açısına, “tarih anlayışı” adını verir ve bir tarih anlayışına sahip olmaksızın tarih yazılamayacağını savunur. Bir tarih anlayışına sahip olmadıklarını söyleyenler de, bunun bilincinde olmasalar bile, böyle bir anlayışa sahiptirler. Tarih anlayışları sınanamaz ve dolayısıyla. doğru ya da yanlış oldukları söylenemez. Herkes ilginç bulduğu tarih anlayışını benimseyebilir. Tarih, sınıflar, ırkılar, dinsel fikirler, “açık” ve”kapalı” toplumlar arasında bir mücadele olarak görülebilir.

ELEŞTİREL AKILCILIK

Popper'ın bilim felsefesinin insan bilimleri ve politika konusundaki görüşleriyle nasıl bağlandığını görmeden önce, koymuş olduğu yöntem kuralları üzerine görüşlerini ele almamız gerekir. Popper'a göre, yöntem kuralları, daha iyileri bulunana kadar kabul edilmesi kararlaştırılan uzlaşımlardan (conventions) ibarettir. Yöntem kuralları değişmez değildir ve bilimin gelişmesinde oynadıkları rol açısından her zaman için eleştirilebilirler. Bir kuramı eleştirmek, onu yanlışlamaya çalışmaktır. Bir yöntem kuralını eleştirmek ise, onun bilîmin gelişmesine nasıl engel olduğunu göstermeye çalışmaktır. Her iki durumda da hata ve- ya yanlış aranır: Ancak hatanın bulunması için (kuramı veya kuralı) denemek gerekir. Popper'e göre her iki durum da genel bir yöntemin, “deneme ve yanılma” ( “trial and eror” ) ya da “eleştirel akılcılık” ( “critical rationalism” ) yönteminin örnekleridir. Yapılan hatalardan ders alınır. Her zaman bir sorundan (P2) hareket edilir. Sonra buna bir çözüm önerilir (TT = “tentative theory”/ “deneme kuramı” ) ve bu çözümün yanlış olduğu gösterilmeye çalışılır (EE --- “error elimination” / “yanlış-eleme”). Bu gösterilince de yeni bir sorunla (P2) karşılaşılır; ancak bu kez bilgiler artmıştır. Popper bu metodu P1� TT �EE � P2 şemasıyla ifade eder. Popper'a göre bu şema tüm bilimsel disiplinlere, yöntem kurallarına, felsefeye ve politikaya uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Bu şema, kişinin her zaman yanılabileceği görüşÃ¼ne dayanır. Bu görüşe, başkalarının da doğru olabileceği görüşÃ¼nü eklersek, şema Popper'in “eleştirel akılcılıkı” adını verdiği tutumu temsil eder.

“Bu tutum, tartışma ve deneye verdiği önemden dolayı, `Ben yanılıyor olabilirim, sen de haklı olabilirsin; birlikte çalışarak doğruya yaklaşabiliriz' Şeklindeki yaklaşımıyla, daha önce de değindiğimiz gibi, bilimsel tutumla çok yakından ilişkilidir. Bu tutum, herkesin hata yapabileceği; bu hatanın kendisi, başkaları veya başkalarının yardımıyla kendisi tarafından keşfedilebileceği görüşÃ¼ne bağlıdır. Kimsenin kendi kendinin yargıcı olamayacağı fikrini ve tarafsızlık fikrini içerir [...] Bu tutumun akla olan inancı, yalnızca kişinin kendi aklına değil, -belki daha da çok- başkalarının aklına olan inançtır. ”Eleştirel akılcılık”ın bu belirlenişi, pozitivistlerin (bilimle metafiziği ayıran) ayrım-ölçütü' ne 'tekabül eder. Popper'a göre, (özneler-arası) eleştirilebilir ve eleştirilemez önermeler; daha doğrusu, önermeleri , özneler-arası olarak eleştirilebilir sayan ve saymayan iki ayrı tutum vardır. Popper, metafizik saydığı önermelerin çoğunu eleştirilebilir bulur. Örneğin, determinizm ve idealizm başlıkları altına giren felsefi görüşler yanlıştır ve eleştirilebilir, ancak bunları yanlışlamak olanaksızdır. Pozitivistlerin bilim - metafizik ayrımının Popper'daki karşılığının akılcılık - akıldışıcılık (irrationalism) ayrımı olduğu, Popper'ın akıldışılığa ilişkin olarak söylediklerinden anlaşılmaktadır. Bu sözler, pozitivistlerin metafizik hakkındaki sözlerini anımsatır. Kısa bir örnek verelim: «Marx bir akılcıydı. Sokrates ve Kant gibi o da, insanlığın birliğinin temeli olarak insan aklına, inanıyordu. Ancak, fikirlerin sınıf çıkarları tarafından belirlendiği şeklindeki öğretisi, insan aklına inancın çöküşÃ¼nü hızlandırdı. Hegel'in, fikirlerin ulusal çıkarlar ve gelenekler tarafından belirlendiği şeklindeki öğretisi gibi, Marx'ın bu öğretisi de akla olan akılcı inancı sarsıcı bir eğilim taşıyordu. Hem sağdan hem de soldan tehdit edilen tutum, yani toplumsal ve ekonomik sorunlara değgin akılcı tutum, tarihsici (historicist) kehanet ve kehanetçi akıldışıcılığın cepheden saldırısına uğradığında kendini savunamadı. Akılcılık ile akıldışıcılık arasındaki çatışmanın, çağımızın en önemli düşÃ¼nsel ve belki de ahlaksal sorunu oluşunun nedeni budur. Popper'a göre akılcı tutumun kendisi akılsal savlara dayandırılamaz. İnsanlığın ortak bir akılsallığı olduğuna inanmak gerekir. Buna inanarak ancak Popper'ın bu terime verdiği anlamda akılcı olunur.

ELEŞTİREL AKILCILIK VE İNSAN BİLİMLERİ

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Popper'ın felsefe konusundaki görüşÃ¼ şudur: Felsefe kuramlarının çoğu, her ne kadar yanlışlanamaz nitelikte ise de, akılsal olarak tartışılabilir. Felsefe ne edebiyattır, ne de, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi, sözcüklerle oynanan bir oyun. Felsefenin konusu, ger- çek sorunlardır. İnsan bilimleri de P1 � TT � EE � P2= şemasını izlemelidir. Popper'ın 'bu konuda en çok vurguladığı şudur: Yapılması gereken şey, önce sorun durumunu (P1) iyi anlamak, sonra da yazarın ya da sanatçının yapıtını bu sorunun çözümü için az ya da çok başarılı bir deneme olarak değerlendirmektir. Popper'a göre, sorun durumları, tıpkı matematik sorunları (problemleri) gibi, nesnel olarak vardır. Matematikçinin deneyleri değil, önerdiği çözümün söz konusu sorunu çözüp çözmediği tartışılır. Sanat, edebiyat ve düşÃ¼nce tarihçileri, sorun durumlarını yeniden- kurmaya çalışıp, söz konusu olan yapıtın sorunu ne ölçüde çözdüğü konusunda bir yargıya varmalıdırlar. Örneğin Popper'a göre, Batı sanatının bir bölümü, gerçekliğin imgesinin, görüntüsünün (örneğin perspektiften yararlanılarak) nasıl yaratılabileceği problemini çözmekle; diğer bir bölümü de, seyircinin eyleme geçirilip, kendi başına yorum yapmasının nasıl sağlanabileceği sorununu çözmekle uğraşmıştır denilebilir.

ELEŞTİREL AKILCILIK VE POLİTİKA

Popper, bilimsel akılcılığın, yalnızca özel bir durumunu oluşturduğu temel bir akılsallığı belirlemeye çalışmıştır. Bu .akılsallığın politikaya da uygulanması gerekeceği açıktır. Toplumsal normlar, tıpkı bilimsel normlar (yöntem kuralları) gibi tartışılabilmelidir. Birincisinde; insanlığın çektiği acıların azaltılması: ikincisinde, insanlığın bilgi dağarcığının genişletilmesi amacı söz konusudur. Popper şÃ¶yle der: “Politikada bilimsel yönteme benzer bir yöntem uygulamanın tek yolu, belirli olumsuz . yanları, bazı istenmeyen sonuçları olmayan hiçbir politik davranışın bulunmadığı varsayımından hareket etmektir. Hataları aramak, bulmak ve gün ışığına çıkarmak, çözümlemek ve bunlardan ders çıkarmak, bilimsel bir politikacının ve politikacı bir bilim adamının yapması gereken şeydir. Bilimsel yöntemi politikaya uygulamak, hiç hata yapmadığımıza kendimizi inandırmak, hatalarımızı görmezden gelmek, gizlemek ve başkalarına yüklemek sanatının yerine daha üstün bir sanatı. yaptığımız hataların sorumluluğunu yüklenmek, bunlardan ders almak ve derslerden ileride aynı hataları yinelememek için yararlanmak sanatını koymak demektir.” Eleştirel akılcılığa göre, hataların ortaya çıkarılabilmesi için özgür tartışmaya gerek vardır. Özgür tartışma ise, buna olanak tanıyan kurumların ve geleneklerin varlığını gerektirir. Bu hem “bilim adamları toplumu» hem de tüm toplumlar için geçerlidir. Denebilir ki, Popper önce bilim dünyasının nasıl örgütlenmesi gerektiğine ilişkin bir fikir geliştirmiş, sonra bunu bütün topluma, uygulamıştır. Varılan sonuç, Popper'ın “açık toplu” dediği ultra-liberal toplumdur. Popper'a göre toplumu değiştirirken de P1 � TT � EE �P2 şeması uygulanmalıdır. Burada TT toplumsal bir kurumun değiştirilme denemesini, EE alınan sonuçların özgürce tartışılmasını temsil eder. Popper, toplumda devrimci değişiklikler yapılırsa, hangi sonucun hangi nedene dayandığını görebilmenin olanaksızlaşacağı görüşÃ¼ndedir. Bu ise, P1� TT � EE � P2= şemasını uygulanamaz hale getirir. Bu ve başka nedenlerle Popper toplumu değiştirmede devrimci yöntemler yerine “adım adım toplumsal düzeltm” ( “piecemeal social engineering” ) yönteminin uygulanmasını savunur. Her adımda, fazla kapsamlı olma- yan, tek bir düzeltme (reform) yapılmalıdır.

POPPERCİLİK

1950'lerin ortalarına kadar Popperciliği tek başına Popper temsil etmiştir. O zamandan bu yana, Popper'm görüşlerini savunan ve Popper'a dayanan ya da Popper'ın felsefesinin içerdiği düşÃ¼nceleri geliştirdiğini söyleyen kimselerin sayısı giderek çoğalmıştır. 1960'lara gelindiğinde, bu çevre o kadar büyümüştür ki, Poppercilikten başlı başına bir bilim felsefesi okulu olarak söz etmek zorunlu hale gelmiştir. Popperci çevreye dahil bazı düşÃ¼nürlerin, Popper'ın bazı görüşlerinin, temel savlarıyla. bağdaşmadığını göstermeye çalışmaları da bunu göstermektedir. Örneğin, Popper'ın kendisi tutarlı bir Popperci olmamakla eleştirilmiştir. Popperciliğin önde gelen temsilcileri arasında Joseph Agassi, Hans Albert, (Popper'm profesörlük kadrosunu devralan) Imre Lakatos, Alan Musgrave ve J.W.N. Watkins sayılabilir.

Ingvar Johansson Çeviri:Şahin Alpay Yazko Felsefe Yazıları 4.Kitap 1982
 
Alıntı : http://www.felsefe.gen.tr/bilim2.asp

Çevrimdışı BilgiDiyari

  • Administrator
  • Sr. Member
  • *****
  • İleti: 415
Bilim Felsefesi-1 Mantikçi Pozitivizm
« Yanıtla #1 : AÄŸustos 04, 2007, 08:58:41 ÖÖ »
BİLİM FELSEFESİ-1 MANTIKÇI POZİTİVİZM

Mantıkçı pozitivizm (ya da mantıkçı ampirizm) akımının kökeni, 1920'lerde Viyana'da seminerler düzenleyen bir grup bilim adamı ve filozofun çalışmalarına dayanır. Bunlar arasında, bu seminerlerin yöneticisi olan Moritz Schlick (1882-1936) , pozitivistlerin en büyüğü diyebileceğimiz Rudolf Carnap (1891-1970) ve pozitivizmin en büyük propagandacısı Otto Neurath (1882- 1945) sayılabilir. Mantıkçı pozitivizm, aslında 1900'lerin daha geniş kapsamlı bir felsefe akımının bir parçasıdır. Bu yıllarda, çeşitli yerlerde, mantıkçı pozitivistlerden bağımsız, ama pozitivist görüşlere çok benzer görüşleri olan düşÃ¼nce okulları ortaya çıkmıştır. ABD'de pragmacılık ve işlemselcilik (operationalism) İsveç'te Uppsala okulu, Berlin'de Hans Reichenbach (1891-1953) ve Carl Gustav Hempel'in (1905-) de içinde bulunduğu grup, bunlar arasında yer alır. Pozitivistler, İngiltere'den Bertrand Russell (1872-1970) ve Ludwig Wittgenstein'ı (1889-1951) kendi öncüleri olarak görmüşlerdir Mantıkçı pozitivizmin iki kuramsal çıkış noktası vardı. Bu akım ilkin felsefi spekülasyona, özellikle Hegelci metafiziğe bir tepkiydi. Bu pozitivistler, felsefi spekülasyonun herhangi bir bilimsel işlevi olmadığına inanıyor, bunun karşısına bilimsel dene- yi çıkarıyorlardı. Onlara göre, Galileo ve Newton'dan bu yana doğa bilimlerindeki sürekli gelişmeye karşılık, metafizikte böyle bir gelişme görülmemişti. Gelişen ve deneylerden yararlanan, metafizik değil de bilim olduğuna göre, bunların arasında önemli bir fark olmalıydı. Bilimselliğin bir ölçütünü bularak, gereği olmayan metafizikten kurtulunabilirdi. İkinci olarak bu pozitivizm, belirli bir bilim dalına, yani fiziğe özgü bazı sorunların çözümüne yöneliyordu. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bir çeşit atomları ya da en temel parçacıkları varsayan bazı kuramlar önemli bir rol oynamıştı. Sorun, bu parçacıkların gerçekten var olup olmadığıydı. Çünkü bunları gözlemlemek olanaksızdı. Mantıkçı pozitivizmin babası sayılabilecek olan ve Viyana'da sırasıyla matematik, fizik ve felsefe profesörlüğü yapan Ernst Mach (1838-1916) , bu soruna kesin bir çözüm bulmaya çalıştı. Masalar, iskemleler gibi sıradan eşya dahil tüm nesnelerin görece değişmez nitelikte duyumlar karmaşasından ibaret olduğunu ileri sürdü. Mach'a göre, gerçekte nesne diye bir şey yoktu, yalnızca duyumlar vardı. Hayal görmekle gerçek nesneler görmek arasındaki fark şu şekilde açıklanabilirdi: Hayal görme halinde, tıpkı gerçek nesne1eri görme halinde olduğu gibi, art arda gelen bir duyumlar dizisi sözkonusudur. Ancak, hayal halinde bu dizi bir süre sonra kesilir. Duyumların kesilmeyip devam etmesi durumunda gerçek nesneleri görme söz konusudur. Dolayısıyla, hayal görmekle gerçek nesneleri görmek arasın- da «özce» bir fark yoktur. Yalnızca, duyumlar arasında işlevsel ilişkiler vardır. Benlik duygusu da böyle bir işlevsel ilişkiden başka şey değildir. Bu, elbette ki, bilimin varsaydığı tüm diğer şeyler için de geçerlidir. Böylelikle, atomların gerçekten var olup olmadığı sorusu ortadan kalkar ve yerini işlevsel ilişkileri olan duyumlar var mıdır sorusuna bırakır. Yani, Mach'a göre, atomların varlığı duyumlarımızın belirli bir düzeni izlemesinden başka bir anlam taşımaz.

DOĞRULANABİLİRLİK İLKESİ

Mantıkçı pozitivistler, Mach'ın her şeyin temelinde yer alan, verilmiş, pozitif bir şey bulunduğu görüşÃ¼nü devraldılar. Bununla birlikte, mantıkçı pozitivistlerin hepsi, verilmiş olanı Mach'ın açıkladığı biçimiyle duyumlar olarak kabullenmediler, ama verilmiş-olanın, deneylerimizden geldiğini genellikle kabul ettiler. Yani, deneylerimizin nasıl edinildiği konusunda pozitivistler arasında farklı anlayışlar bulunuyordu. Bir önermenin doğru olup olmadığı, o önermenin ilişkin olduğu (ve öngördüğü) duyumların ortaya çıkıp çıkmadığına bağlıdır. Dolayısıyla, bir önerme duyumlara ilişkin değilse, o önermenin doğru olup olmadığı belirlenemez. Pozitivistlere göre, metafiziği bilimden ayıran ölçüt budur. Metafizik önermeler duyumlara ilişkin olmayan önermelerdir. Başka bir deyişle, doğru olup olmadığı belirlenemeyen önermeler, metafizik niteliktedir. Önermelerin metafizik nitelikte olması, anlamsız olmasıyla aynı şeydir Metafizik önermeler, duyumlara ilişkin değildir; ampirik önermeler ise duyumlara ilişkindir. Buraya kadar özetlediğimiz bu ölçüt, mantıkçı pozitivizmin ünlü doğrulanabilirlik ilkesidir. Doğrulanabilirlik ilkesi, çözümlemesel (analitik) ve bireşim- sel (sentetik-ampirik-) önermeler arasında kesin bir ayrıma, dayanır. Pozitivistlere göre, matematik ve mantık, çözümlemesel önermelerden oluşur. Doğrulanabilirlik ilkesi, ancak bireşimsel önermelere uygulanabilir.
Doğrulanabilirlik ilkesi çeşitli şekillerde tanımlanmıştır:

- “...bir önermenin doğru olup olmadığını belirleme olanağı yoksa, bu önermenin bir anlamı yoktur.”(Waismann, 1930)'

- “...gerçek [= anlamlı] bir önermenin kesin olarak doğrulanabilmesi gerekir.”(Schlick, 1931)

- “Deneyin bir önermeyi olası kılması olanaklıysa [...] o önerme doğrulanabilir [= anlamlı] niteliktedir.(Ayer, 1935)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki tanımlardan ilk ikisinde, bir önermenin doğruluğunun kesin olarak belirlenebilmesi koşulu aranırken, sonuncu tanımda yalnızca önermenin doğruluğunun olası olması koşulu aranmaktadır. Bu tanımlar; mantıkçı pozitivizmin genel gelişme çizgisini yansıtır. Doğrulanabilirlik ilkesini, giderek kesinliği zayıflayan koşullara bağlamak zorunluğu, zamanla doğmuştur. Bu zorunluğun nedenleri kolayca anlaşılabilir. Kesin ölçütler konmaya çalışıldığında, ölçütün neleri birbirinden ayıracağı konusunda her zaman belirsiz ve sezgiye dayanan bir anlayıştan hareket edilir. Pozitivistler anlamlı önermeler için bir ölçüt bulmaya çalıştılar. Bu ölçüte göre, bilimsel öner- melerin 'çoğu anlamlı olacak, ancak metafizik önermelerin hiç biri anlam taşımayacaktı. ~u önermeyi ele alalım: “Bütün cisimler Newton'un yerçekimi yasasına, bağlıdır.” Bu önermenin doğruluğunu kesin olarak belirlemek olanaksızdır; çünkü evrenin sonsuza değin varolacağını varsaydığımıza göre, tüm cisimlerin bu yasaya bağlı kalıp kalmadığını araştırmamız olanaksızdır. Ölçütün ilk tanımlarının verdiği talihsiz sonuç, hem metafizik önermelerin hem de bilimsel kuramların anlamsız hale gedmesiydi. Bu durumda mantıkçı pozitivistlerin çoğu, ölçütü değiştirmek yoluna gittiler. Ancak bazıları (örneğin Schlick) , ölçüte bağlı kalıp araçsalcılığı (instrumentalism) benimsediler. Bunlara göre, bilimsel kuramlar gelecekteki olayları kestirmeye yarayan birer araçtı; araçların da doğru olup olmadıkları değil, uygulanabilir ya da uygulanamaz olmaları tartışılabilirdi. Araçsalcı olmayıp, doğrulanabilirlik ilkesinin daha esnek tanımını seçenler de bazı güçlüklerle karşılaştılar. Metafizikçilerin çoğu spekülasyonlarını bazı gözlemlere dayandırmıyorlar mıydı? Doğrulanabilirlik ilkesinin esnek tanımı, bilimsel kuramları anlamsızlıktan kurtarıyordu, ama tüm metafiziği anlamsız kılmıyordu. Bu güçlükler zamanla, pozitivistlerin doğrulanabilirlik ilkesinin kesin bir tanımını aramaktan vazgeçmelerine yolaçtı. Ayer'in aşağıya aktardığımız şu açıklaması (1946) bu vazgeçişi belirtir:

“ [... ~ ve her ne kadar doğrulanabilirlik ilkesini yöntembilimsel bir ilke olarak savunmaya devam ediyorsam da, metafiziğin etkili bir şekilde elenebilmesi (tasfiye edilebilmesi) için, bu ilkenin, metafızik savların ' ayrıntılı ~özümlemeleriyle desteklenmesi gerektiğini de kabul ediyorum.”

TANIMLARDAN KARŞILANABİLİRLİK KURALLARINA

Mantıkçı pozitivistler, bilime karışan metafizik öğeleri saptamak ve bilimi bunlardan arındırmak yoluyla bilime yardımcı olmayı görev edindiler Bu görevin bir bölümü, yerleşmiş bilimsel kavramların gözlemsel terimler, yani doğrudan deneye ilişkin terimler (ya da önermeler) ile tanımlanabileceğini göstermekti. Eldeki bilimsel kavramların bu yeniden-kuruluşu, yeni bilimsel kavramların kuruluşunda yararlanılacak model olarak da görülmekteydi. Mantıkçı pozitivizmin öncülerinden biri olan David Hume (1711-1778), bütün anlamlı terimlerin (fikirlerin) ya doğrudan doğruya deneylere (izlenimlere) tekabül ettiğini ya da doğrudan deneylere tekabül eden yalın fikirlere ayrılabileceğini savunmuştu. Yalın fikirlerden bileşik fikirler oluşturulmasını Hume, bir psikoloji kuramıyla açıkladı. Mantıkçı' pozitivistlerin Hume'dan ayrıldıkları temel nokta buradaydı: onlar deneylerle önermeler arasındaki ilişkiyi açıklâmak için ampirik-psikolojik bir kuram- dan yararlanmak istemiyorlardı. Sorunsal (problematik) terimler, katışıksız mantık araçlarıyla ve gözlem terimleriyle tanımlanabilmeliydi. Felsefe, ampirik bilim değil, mantıksal çözümlemeydi. “Mantıkçı pozitivizm” adındaki “mantıkçı” sıfatı, ampirizimde , psikolojinin yerine mantığı geçirme isteğini yerine getirir. Böylece atomların ve diğer kuramsal birimlerin, gözlemlenebilir olguların mantıksal kurulumları (construction) olduğu savunuluyordu. Yukarıda sözü edilen tanımları yapabilmek için yalnızca belirtik (explicit) tanımlardan, yani “oğul = erkek çocuk» örneğinde olduğu gibi, tanımlanan terimin eşittir işaretinin solunda tek başına durduğu cinsten tanımlardan yararlanılamayacağı; bunun yeterli olamayacağı ortadaydı. Russell ve Whitehead , mantık üzerine yazdıkları Principia Mathematica (1910) adlı ünlü yapıtlarında (kullanım tanımları ya da `bağlamsal tanımlar' da denilen) örtük (implicit) tanımlar kavramını ortaya atmışlardı. Matematikteki çıkarma işleminin tanımı “- =>”şeklinde ifade edilemezdi; bunu “x - y = z, y -~- z = x~ı şeklinde ifade etmek zorunluydu. Tanımlanmak istenen çıkarma işareti, eşittir işaretinin solunda tek başına duramazdı. Bu örnek, önermelerin yalın kavramlardan önce geddiğini de gösteriyordu. Bazı kavramları öğrenmek için, önce bu kavramların içinde yer aldığı önermeleri anlamak gerekirdi. Oysa Hume'da ve eski ampirizmde, yalın kavramlar önermelerden önce geliyordu. Russell ve Whitehead'in Principia Mathematica'da geliştirdikleri simgesel mantık dili, bütün bilim dallarında kullanılabilecek ideal bir dil olarak görüldü. Örtük tanımlarla, bazı kavramlar, diğer bazı kavramlara bağlanabiliyordu. Örneğin yoğunluk kavramında olduğu gibi: ”a maddesinin yoğunluğu x'dir = a maddesinin ağırlığı bölü a maddesinin hacmi = x>ı. Ancak. kavramların çoğunda güçlüklerle karşılaşıldı. Manyetik kavramını şu şekilde tanımlamaya çalışalım: “x manyetiktir = demir yongaları x'e yakınsa x'e doğru hareket eder. Hemen görüleceği üzere, bu tanım x'in manyetik olduğu konusunda ne yeterli ne de gerekli bir koşul koyamamaktadır. Demir yongaları, manyetik güçlerin çekiminden başka nedenlerle de x'e doğru hareket edebilirler. (Örneğin, rüzgara kapılarak!) Öte yandan demir yongaları ona doğru hareket etmediği halde, x manyetik olabilir. (Örneğin, demir yongaları x'in manyetik çekme gücünü aşan bir ağırlıkta olabilir.) Bu çeşit güçlüklerin yanısıra biçimsel mantık dilini kullanmaktan ileri gelen başka bir güçlük daha ortaya çıkar. Gündük dildeki “eğer - o halde kalıbının biçimsel mantıkta tam bir karşılığı yoktur. Biçimsel mantıkta bu kalıp yerine (....-~... bağlacıyla ifade olunan) maddesel içerim (material implication) kullanılır. Aradaki fark kendini şÃ¶yle belli eder: Günlük dildeki önerme “eğer”ı ile başlayan cümlenin doğru olması halini öngörür; oysa maddesel içerimde önerme, “eğer”ı ile başlayan cümlenin yanlış olması halini de kapsar. “Eğer x'in yanında demir yongaları varsa -.~ o halde demir yongaları x'e doğru hareket eder”ı önermesi, “eğer” cümlesinin doğru, “o halde” cümlesinin yanlış olması durumunda yanlıştır. «Eğer~ı ve “”o halde” cümlelerinin farklı doğruluk değerleri taşıdığı bütün diğer bileşimler; önermeyi tanımsal olarak doğru kılar. Yani, “eğe” cümlesinin yanlış olduğu her durumda önerme doğrudur. Bundan tamamen saçma bir sonuç çıkmaktadır: x'in yanında demir yongaları bulunmasa da (yani, “eğer” cümlesi yanlışsa) x yine manyetiktir (çünkü tanımın sağında duran maddesel içerim doğrudur) Pozitivistlerin 'sorunlarından biri, maddesel içerimleri kapsayan ideal mantık dilinden vazgeçmeksizin, yukarıda açıkladığımız saçmalıktan kurtulabilmekti. Carnap, “iki-yanlı indirgeme- önermeleri” adını verdiği bir yapı ile bu sorunu çözmeye çalıştı. Önerilen bu çözümün sakat yanı, indirgeme önermelerinden tanımlanan kavramı elemenin olanaksızlığıydı ° Hem belirtik, hem de örtük tanımlarda, tanımlanan kavramın yer aldığı önermelerin yerine, bunların yer almadığı önermeleri koymak her bağlamda olanaklıdır. Tanımlamak demek, elemek (tasfiye etmek) demektir (Quine) . İndirgeme-önermeleri kullanılınca, bilimsel terimleri, gözlem terimleriyle tanımlama çabasından vazgeçilmiş olur: Manyetik kavramının yukarıda verilen tanımının karşılaştığı ilk güçlük -yeterli ve gerekli bir koşul koyamayışı- Carnap 'ı tanımlarda aranan koşullarda başka değişiklikler de yapmaya götürdü: İndirgenecek her kavram için, .(gizil) (potansiyel) olarak sonsuz sayıda indirgeme-önermesi kullanmak zorunda kaldı. İndirgeme-önermelerini bedirli bir sayıyla sınırlamak, sonra da sözkonusu kavramın en sonda (nihai olarak) indirgenmiş olduğunu söylemek olanaksızdır. Yalın tanımlardan giderek uzaklaşan bu (belirtik tanımlar -örtük tanımlar- indirgeme-önermeleri şeklindeki) gelişme, daha ilerilere gitti ve sonunda şu görüşlere vardı: Her bilimsel dil (bu, kuram karşılığı olarak düşÃ¼nülebilir), kendi içinde, iki ayrı dile ayrılabilir: Kuramsal dil ve gözlem dili. Kuramsal dildeki terimlerin, gözlem dilinin terimleriyle tanımlanmasına ya da gözlem terimlerine indirgenmesine gerek yoktur. Ancak kuramsal terimlerin en azından bir karşılaşım (tekabül) kuralı (rule of correspondence) ile bir gözlem terimine bağlanması gerekir. Karşılaşım Kuralları çok basit nitelikte olabilir ve kuramsal terimlerin içeriğini hiçbir şekilde sınırlamaz. Karşılaşım kuralları, ku ramsal terimlere biraz olsun ampirik bir anlam verilmesini sağlar yalnızca. “Kitle” terimi kuramsal dile, “daha ağırdır”ı terimi de gözlem diline aitse, şu karşılaşım kuralı konabilir: Eğer a, b'- den daha ağır ise, o zaman a'nın kitlesi b'nin kitlesinden daha büyüktür. Bütün kuramsal terimlerin, böyle karşıLaşım kuralları olması da gerekmez. Kuramsal terimlerin birkaçI kuramsal dille birbirine bağlanmış ise, bunlardan birinin karşılaşım kuralı olması yeter.

Gözlemlenebilir Olan

Yukarıda özetlediğimiz iki gelişme çizgisi, yani bir yandan doğrulanabilirlik ölçütünün giderek yumuşatılması, öte yandan tanımlâma ve indirgeme koşullarından vazgeçilmesi, birbirleriyle yakından ilişkilidir. Son olarak anlatmaya çalıştığımız kuramsal dil ve gözlem dili ayrımı, doğrulanabilirlik ilkesinin başka bir çeşidi olarak anlaşılabilir. En azından bir karşılaşım kuralıyla gözlem diline bağlanabilen dil, bilimseldir (anlamlıdır) . Buraya kadar, mantıkçı pozitivistlerin bütün kuramların deneylere ya da gözlemlenebilir olgulara dayandırılması gereğini savunduklarından söz ettik yalnızca; ama gözlemlenebilir olgulardan neyi kastettiklerini ele almadık. Mantıkçı pozitivist akım içinde, gözlem terimlerinin neye ilişkin olacağı konusunda iki ana anlayış vardır. Bazıları “doğrudân tanıma ilkesini” («the principle of direct acquaintance»), diğerleri ise “özneler-arası doğrulama ilkesini” («the principle of intersubjective verificationı) savunuyordu. Birinci ilkeye göre, her an, bunlar hakkında aldanmamıza olanak bulunmayan, bazı deneylerimiz olur. Bu deneylere ilişkin kesin güvenilir bilgilerimiz vardır. Bu deneyler, “şimdi kırmızı, bir leke görüyorum,» şimdi dişim ağrıyor türünden deneylerdir. Bu, temel olarak Mach 'ın görüşÃ¼dür. Bu görüşÃ¼n pozitivistler arasındaki başlıca temsilcisi Schlick'ti. ” Deneylerimizin nasıl edinildiği konusundaki açıklamalarının ayrıntılarına burada girmeyeceğiz. Önemli olan, deneylerin öznel olması ve deneyler konusunda güvenilir bilgi edinebileceğimiz düşÃ¼ncesidir. Pozitivistlerin, tüm bilimsel kavramları deneye dayandırma çabalarının en geniş-çaplı ve en gelişmiş biçimini temsil eden Carnap'ın Der logische Aufbau der Welt (1928) adlı yapıtı, birinci ilkeden hareket eder. Carnap bu kitabında bütün kavramları”temel deneyler” dediği şeylere dayandırmaya çalıştı. Temel-deneyi de, belirli bir anda bütün duyulardan toplanan duyumların tümü olarak tanımladı.
İkinci ilkenin savunucuları ise (öncelikle Neurath, daha sonra da Carnap) bilimin öznel bir dayanağı olamayacağı ve tüm ampirik bilgilerin bir ölçüde güvenilmez olduğu görüşÃ¼nden hareket ediyorlardı. Gözlemsel bir önermenin doğru olup olmadığını kesin olarak bilmek olanaksızdı. O halde, gözlemlenebilir olan, ama öznel olmayan neydi? Elbette ki, çoğu insanların gördüklerine inandıkları şeyler. Böylece gözlemlenebilirlik özneler-arası gözlemlenebilirlik oluyordu ve özneler-arası gözlemlenebilir şeyler de, genel olarak, nıakro-fiziksel nesneler ve özgüdürler ve tabiî ki insan davranışlarıydı. Bu görüşlere bazen fizikselcilik (physicalism) de denir. Ancak fizikselcilik, başka görüşleri de kapsar; herşeyin bir çeşit fizik nesneye dayandırılabileceğini savunur. Fizikselciler yalnızca, fiziğin temel parçacıklarına değgin terimleri kabul ederler. Onlara göre, bütün öteki terimler bunlardan kalkılarak tanımlanmalıdır.

TEK BİR BİLİM

Yukarıda tanıttığımız pozitivist akımların ikisi de (Carnap'ın temel-deneyleri olsun , ya da Neurath'ın gözlem terimlerinin betimlediği özneler-arası olgular olsun) , bilimin tüm dallarının konusunun aynı şey olduğunu savunuyordu. Yani, mantıkçı pozitivizm tek bir bilim fikrini ortaya atıyordu. Bu düşÃ¼nce okulunun amacı, aslında böyle tek bir bilimin kurulmasıydı. 1929 yılında açıklanan “Bilimsel Dünya GörüşÃ¼: Viyana Çevresi başlıklı programda şÃ¶yle deniyor: Amacımız, tek bir bilimin, yani insanlığın edinebileceği tüm bilgileri; fizik ve psikoloji, doğa bilimleri ve edebiyat, felsefe ve özel bilimler gibi birbirinden tamamen ayrı disiplinlere ayırmak- sızın içinde toplayan bir bilimin yaratılmasıdır. Bu amaca ulaşmanın yolu Peano, Frege, Whitehead ve Russell 'in geliştirmiş oldukları mantıksal çözümleme yöntemi 'nin kullanılmasıdır. Bu yöntem, bilimi metafizik sorunlardan ve anlamsız önermelerden arındırmak ve aynı zamanda, doğrudan gözlemlenebilir içeriklerini; yani `verilmiş olanı' göstermek yoluyla ampirik bilimin anlamını kavramlarını ve önermelerini açıklığa kavuşturmaktır.
“Neden” Kavramı

Değişik bilimlere özgü kavramların yanısıra, neden kavramı gibi, bilimlerin birçoğunda ya da tümünde kullanılan kavramlar vardır. Mantıkçı pozitivistlere göre bu kavramların da. tanımlanması ya da indirgenmesi gerekiyordu. Böylece, “Hume'un“ neden” kavramına ilişkin çözümlemesini devraldılar, ancak katışıksız mantıksal kavramlar aygıtına uydurabilmek için bu çözümlemeyi bir ölçüde değişikliğe uğrattılar. Hume'un çözümlemesinin en önemli öğeleri şunlardı:

1. “a, b'ye neden olur önermesi, (bazı koşullar dışında) “a .ve b türü olaylar arasında evrensel bir bağlılaşım (correlation) vardır önermesiyle eşanlamlıdır;

2. a'nın b'ye neden olması, a'nın zorunlu olarak b'ye yol açması demek değildir; zorunluk, biz insanların dünyadaki iliş- kilere uyguladığımız öznel bir anlayıştan ibarettir.

Daha önce de söylediğimiz gibi, pozitivistlerin Hume'dan ayrıldıkları noktalardan biri önermelerin, içerdikleri kavramlardan önce geldiği görüşÃ¼dür. Bu yüzden pozitivistler “neden kavramından çok “neden-önermeleri”nden söz etmişlerdir.. “Isı yükselmesi, uzunluğun artmasına neden olur” şeklindeki bir “neden- önermesi”, pozitivist tarzda biraz basitleştirilmiş haliyle (Vx) (Tx ~ Lx) olur ve “bütün x'ler için geçerlidir: x'in ısısı yükselirse, x'in uzunluğu artar” şeklinde okunur. Bu çözümlemenin Hume'un çözümlemesiyle ortak yanı; neden-önermesindeki “zorunluğu” ortadan kalkması ve önermenin yalnızca genel bir ilişkiyi ifade etmesidir. “Neden-önermeleri”, evrensel bağlılaşımlar haline gelir. Buradaki “eğer - o halde” ilişkisi daha önce sözünü ettiğimiz maddesel içerimdir ve bu örnekte de bazı mantık sorunlarına yol açar. Ancak çözümü için bir hayli çaba harcanmış olan bu sorunlar üzerinde durmayacağız. Birçok pozitivist, bu çözümlemenin vargılarından birini, yani zorunlu ve geçici genellemeler arasında bir ayrım yapılamayacağını kabul edemedi. İki ayrı türden olan hep birlikte görülmesinin, bir rastlantıya ya da zorunluğa dayanması arasında kavramsal bir ayrım yapılamadı. Gündüzün gece nin nedeni olduğu söylenebilir miydi? Mantılcçı pozitivizmin kullandığı kavram aygıtı çerçevesinde geçici ve zorunlu genellemeleri birbirinden ayırma denemelerinin hiçbirisi doyurucu olmamıştır. Bu sorunun şimdilerdeki en yaygın çözümü şudur: zorunlu genellemeler, yalnızca olguya-karşıt (contrary-to-fact) koşullu önermeleri (yani, “a olsa idi, b de olurdu şeklindeki önermeleri) desteklemeleri bakımından, geçici genellemeler.den ayrılırlar. Hempel'den aktaralım: “`Şu mumu kaynar su dolu bir kaba koyarsak, eriyecektir” önermesi, parafinin 60°C üzerindeki ısılarda sıvılaştığına ilişkin yasayla (ve suyun 100°C ısıda kaynaması olgusuyla) desteklenebilir. Ancak `şu kutudaki bütün taşlarda demir vardır' önermesi, olguya-karşıt bir önerme olan `şu taşı kutuya . koyarsak, içinde demir bulunacaktır' şeklindeki önermeyi desteklemek için kullanılamaz. Bir yasa, geçici olarak doğru olan bir genellemenin tersine, birlikte-evetleyici (conjunctive) koşullu önermeleri, yani `a olursa, b de olur' şeklindeki, a'nın olup olmayacağı sorusunun açık bırakıldığı önermeleri destekleyebilir. `şu mumu kaynar su dolu bir kaba koyarsak, eriyecektir' önermesi buna bir örnektir.
Ancak, olguya-karşıt ve birlikte-evetleyici önermeler, mantıkçı pozitivizmin başlangıçta savunduğu ideal mantık diliyle ifade edilemez. Bu yüzden, ya bunun doğurduğu bütün sonuçlara rağmen, dil kurallarının değişikliğe uğratılması gerekmiş ya da zorunlu ve geçici genellemeler ayrımından vazgeçmek zorunda kalınmıştır.

NEDENSEL AÇIKLAMALAR

Nedensel açıklama nedir? Pozitivistlere göre, yalın bir olayın açıklanması, söz konusu olayı betimleyen tekil önermenin bir veya birkaç yasadan ve başka tekil önermelerden tümdengelim yoluyla çıkarılmasından ibarettir. En karmaşık olmayan durumda, aşağıdaki örnekteki gibidir:

Yasa: Bütün x'ler için geçerlidir: Eğer (x bir bakır parçası ise ve ısıtılırsa) , o halde (x genleşir) .

Tekil önerme: a ısıtılan bir bakır parçasıdır

Tekil önerme: a genleşir

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, «a genleşir» önermesinin doğruluğu kabul edilen yasalardan ve tekil önermelerden tüm dengelim yoluyla çıkarılabileceğinin gösterilmesi halinde, a'nın neden genleştiği sorusu yanıtlanmış sayılmaktadır. Bu örnek çok ilkel görünmekte ve neyin açıklandığı da pek anlaşılamamaktadır. Ancak daha karmaşık durumlarda, örneğin temel bir kavramın diferansiyel denklemlerinden çıkarımlar yapılmasının sözkonusu olduğu hallerde, bu ilkellik ortadan kalkmaktadır. Pozitivistlere göre, açıklamalar ve ön-deyiler (predictions) aşağı yukarı aynı mantık yapısına sahiptir. Ayrıntıya girmeksizin, yukarıda verilen örnekten, aynı mantık şemasını kullanarak a'nın genleşeceği konusunda ön-deyide bulunmanın nasıl olanaklı olabileceği görülebilir. Yukarıdaki karmaşık olmayan örnekte açıklama ile ön-deyi arasındaki fark, ayrı tekil önermelerden hareket edilmesinden ibarettir. Açıklama halinde `a genleşir' önermesinden, ön-deyi halinde `a ısıtılır' önermesinden hareket edilir Bazen yasaların açıklanmasının, bunların, daha güçlü yasalardan ya da kuramlardan tümdengelim yoluyla çıkarılmasından ibaret olduğu da söylenmiştir. Örneğin, Newton'un kuramından Galileo'nun düşen cisimler yasasının ve Kepler'in gezegenlere değgin yasalarının çıkarılabileceği söylenmiştir. Kuramsal terimler ve gözlem terimleri ayrımıyla birleşen bu görüş, pozitivist olarak sınıflandırılması gerekli bazı özgül görüşlerin doğmasına yol açmıştır. Galileo ve Kepler'in yasaları mesafe, hız ve zaman arasındaki ilişkilere değgindir; oysa Newton'un teorisi yerçekimi güçlerini varsayar. Galileo ve Kepler'in yasaları gözlem terimlerinden oluşur; oysa Newton'un deneysel yasalar ve kuramlar arasında bir ayrım yapılmasını gerektiren kuramı, kuramsal terimleri kapsar. Galileo ve Kepler'in. “deneysel yasalar”nın Newton'un kuramından daha önce ' ortaya atıldığı da bir gerçektir. Pozitivistler bakımından bütün bilim dalları için bir paradigma oluşturan fizik biliminde bilgi kuramı açısından önce geldiği ka- bul edilen deneysel yasalar, bu örnekte olduğu gibi, kuramdan ve kuramsal terimlerden önce ortaya çıkmıştı. Bu yüzden birçok pozitivist, bu örneği bilimsel araştırmaya model olarak gösterdi: Önce deneysel yasaları koy, sonra bunlardan kuramsal sistemler kur! Pozitivistlerin çıkış noktalarından kalkılarak bu çağrıya varılamayacağını belirtmek isteriz. Mantıkçı pozitivizm her zaman bir kurama ulaşılması ( “buluş bağlamı”ı : “context of discovery”ı ile bir kuramın desteklenmesi ( “doğrulama - haklı çıkarma bağlamı” : “context of justification” ) arasında çok kesin bir ayrım yapmıştır. Pozitivistler kuramların nasıl desteklenmesi gerektiği sorununun çözümünü; bilim felsefesinin görevi saymışlar; kuramlara nasıl ulaşıldığı sorununun çözümünün ise, ampirik psikolojinin alanına girdiğini, psikolojinin de felsefeyle hiçbir ilgisi olmadığını savunmuşlardır. Bu çıkış noktalarına sıkı sıkıya bağlı kalan bir bilim felsefecisinin, “önce deneysel yasaları koyuş şeklinde yöntem kuralları getirmesi olanaksızdır. Yapabileceği tek şey, kuramın bundan önce veya sonra kurulmasına bakılmaksızın, kuramsal terimlerin gözlem terimlerine dayandırılması gerektiğini söylemektir. Mantıkçı pozitivistlerin kuramlarının belitsel (axiomatic) sistemler olarak kurulması görüşÃ¼ne verdikleri önem bir ölçüde bütün açıklamaların ve ön-deyilerin tümdengedimsel çıkarımlardan ibaret olduğu düşÃ¼ncesine dayanır. Eğer belitsel biçimde bir kuram varsa, bu kuramdan neler çıkarılabileceğini görmek çok daha kolaydır.

TÜMEVARIMSAL MANTIK

Tamamen mantıkçı pozitivist bilim felsefesine özgü olan bir şey, tümevarımsal mantık denilen bir yöntemin geliştirilme çabasıdır. Tümevarımsal mantığın ön-koşulu, ilgilenilen kuramı ifade eden önermelerin ve söz konusu kuramın doğrulanması bakımından geçerli verileri betimleyen önermelerin (kanıt önermelerinin) verilmiş olmasıdır. Tümevarımsal mantığın, varsayımlara nasıl ulaşıldığı ya da verilerin nasıl bulunduğu konularıyla ilgisi yoktur; bu mantık, “buluş bağlamı” ile değil doğrulama “haklı çıkarma- bağlamı” ile ilgilidir. Verilmiş olan kanıt önermelerinden harekete ve olasılık hesabı yoluyla, farklı kuramların olasılıkları belirlenmeye çalışılır. Olasılığı en yüksek odan kuram, en güçlü ampirik desteğe sahip olan kuramdır ve dolayısıyla kabullenilmesi gereken kuram da budur. Görüldüğü gibi, tümevarımsal mantıkçılar kuramların ampirik dayanaklarını ölçmeye yarayan bir yöntem geliştirmek istemişlerdir. Tümevarımsal mantıkçıların karşılaştıkları bir güçlük şudur: eğer olasılık hesabından yararlanılacaksa bütün kuramlara, kanıt önermeleri ile bağlantı'ları kurulmadan önce belirli bir olasılık tanınması gerekir. Kuramların deney öncesi (a priori) olasılıkları olmalıdır. Ancak bu nasıl belirlenecektir? Bu sorun dışında bir dizi salt matematik ve biçimsel mantık sorunu da ortaya çıkar. Tümevarımsal mantıkçılar hemen hemen tümüyle bu sorunların çözümüyle uğraşmışlardır. Bildiğimiz kadarıyla tümevarımsal mantık, varolan kuramlardan herhangi birine uygulanabilmiş de değildir.

POZİTİVİZM VE TOPLUMBİLİMLERİ

Doğa ve toplum bilimlerinin birbirlerinden temelde farklı olup olmadıkları tartışması, mantıkçı pozitivizmin doğduğu sıralarda da gündemdeydi. Mantıkçı pozitivistlere göre bu sorunun yanıtı açıktı. Bilim, gözlemlenebilir veriler arasındaki bağlılaşımların belirlenmesi işidir ve tüm bilimsel açıklamalar da belirlenmiş düzenliliklerden tümdengelimsel çıkarımlar yapmak demektir. Örneğin, başka bir insanın durumunu anlamak ( “özdeşleşim” : “Einfühlung” ) gibi bir deneyimin, bilimle hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak, pozitivizmin doğa ve toplum bilimleri karşısındaki tutumu konusunda söylenebilecekler bundan ibaret değildir. Pozitivizmin yerleşmiş ve yerleşmiş-olmayan bilimler konusunda tutumu pratikte farklı olmuştur. Yerleşmiş ve yerleşmiş-olmayan bilimler ayrımı, 1920'lerde ve 1930'larda, doğa ve toplum bilimleri ayrımını karşılıyordu. Fizik gibi yerleşmiş bilimlerde, kullanılan (protonlar, elektronlar, vb.) kuramsal terimlerin gözlem terimlerine dayandırılabileceği kabul ediliyordu. Fizikçiler, pekâlâ ön-deyilerde bulunabiliyorlardı. Mantıkçı pozitivistler yerleşmiş bilimler alanındaki görevlerini, kuramsal terimlerin deneye bağlılığın gösterilmesi olarak gördüler. Psikoloji gibi, tam yer- leşmiş olmayan bilim dallarında ise, çoğunlukla başka bir tutum takındılar. Psikologların kavramlarını kurarken önce gözlem terimleriyle işe başlamaları ve ancak bundan sonra kuramsal terimler geliştirmeleri gerekli görüldü. Yerleşmiş-olmayan dallardaki bilim adamları, kullandıkları bütün kavramların gözlemlenebilir verilere dayandırılmasını güvence altına alacak şekilde davranmadıydılar. Özneler-arası doğrulama ilkesine göre, psikolojide gözlemlenebilir veriler, diğer kişilerin davranışlarıdır. Dolayısıyla, mantıkçı pozitivizm “davranışÃ§ılık” akımının felsefi dayanağı haline geldi. Ancak bazı pozitivistler fiziksel kuramlar karşısında takındıkları tutumu, bazı tartışmalı toplum bilim kuramları karşısında da gösterdiler. Örneğin Neurath şÃ¶yle yazar: “Her ne kadar psikanaliz ve bireysel psikoloji bugünkü halleriyle bir yığın metafizik ifadeyi içeriyorlarsa da, davranış ile davranışın bilinçaltı koşulları arasındaki' ilişkiyi vurgulayarak, davranışÃ§ı yaklaşımın ve sosyolojik bir yöntembilimin öncülüğü- nü yapmışlardır.Ön-deyilerde bulunmak için kullanılan Marksçı savların en önemlileri, ya (geleneksel dilin elverdiği ölçüde) fizikselci bir tarzda ifade edilmişlerdir, ya da özce bir şey yitirmeksizin bu tarzda ifade edilebilirler.

POZİTİVİZM VE POLİTİKA

Pozitivistlerin bilim - politika ilişkisi üzerine görüşlerini yansıtmak için, Carnap'ın otobiyografisinden bir alıntı yapacağız:

“Çevreye [Viyana çevresi] dahil olan herkes, toplumsal ve siyasal ilerlemelere büyük bir ilgi duyuyordu. Ben de dahil çoğumuz sosyalisttik. Ancak felsefi çalışmalarımızla siyasal amaçları- mızı birbirinden ayrı tutmak istiyorduk. Bizce, uygulamalı man- tık da dahil olmak üzere mantık, bilim kuramı, dil çözümlemesi ve bilim yöntembilimi ve bilimin kendisi, bireyin ahlâksal amaçları olsun, toplumun ~siyasal amaçları olsun tüm pratik amaçlar karşısında tarafsızdır. Neurath bu yansız tutumu çok sert bir şekilde eleştirdi. Ona göre bu tutum, toplumsal ilerlemenin karşısında olanlara destek sağlıyordu. Biz ise, pratik ve özellikle politik görüşlerin işe karışmasına izin verecek olursak, felsefi yöntemlerin saflığının. bozulacağını savunuyorduk. [...] Biz kendi payımıza, vardığımız sonuçların başkalarınca kullanılmasına ya da kötüye kullanılmasına bakmaksızın, bütün olayları ya da var- olduğu iddia edilen olayları nesnel ve bilimsel olarak araştırma hakkını savunduk.

Mantıkçı pozitivistlere göre bilim, tanımsal olarak, bir anlamda yansızdır. Bilimsel kuramlar, gözlemlenebilir verilere ilişkindir; öznel değerleri dile getirmezler ve öznel değerlerden bağımsız olarak ya doğru ya da yanlıştırlar. Pozitivistler, bilimin ya da bazı bölümlerinin toplumdaki , işleyişleri konusunda hiçbir şey söylememişlerdir. Carnap 'ın sözünü ettiği ve Neurath ile diğerleri arasında çıkmış olan tartışma da, mantıkçı pozitivizmi etkilememiştir.
MANTIKÇI POZİTİVZM YAŞIYOR MU?

Mantıkçı pozitivist bilim felsefesi adını alan akım, bugün de yaşıyor mu, yoksa ölüp gitmiş midir? Denilebilir ki, eskiden olduğu gibi propagandası yapılan mantıkçı pozitivist bir düşÃ¼nce okulu artık yoktur. Ancak mantıkçı-pozitivist sayılması gereken bilim felsefesi çokça olarak üretmeye devam ediyor. Tümevarımsal mantık, tümdengelimsel açıklama modeline özgü sorunlar vs kuramların belitselleştirilmesi, sürekli olarak mantıkçı-pozitivist yapıtların ortaya çıktığı alanlardır. Pozitivist felsefenin temel taşlarından biri odan bireşimsel ve çözümlemesel önermeler ayrımı, Willard Van Orman Quine (1908-) tarafından eleştirilmiş; bu eleştiri, tam anlamıyla bilim felsefesi alanına girdiği söylenemeyecek geniş bir tartışmaya yol açmıştır. Quine, başka bir bakımdan da ilginçtir.

Bütün kavramların gözlemlenebilir verilere dayandırılması koşulunun aranması konusunda, Hume'dan mantıkçı pozitivistlere, onlardan Quine'e kadar uzanan bir gelişme çizgisi vardır. Hume'a göre soyutlanan her kavramın deneyle ilişkisi kurulabilir. Mantıkçı pozitivistlerin çıkış noktası ise, her önermenin deneye dayandırılabilir olmasıdır. Kavramlardan önermelere uzanan bu gelişme, Quine'le birlikte önermelerden kuramlara geçer. Quine'e göre, bilimin tümü, diğer bir deyişle tüm dil, deneye dayandırılmalıdır; kuramsal terimlerle gözlem terimleri, çözümlemesel önermelerle bireşimsel önermeler arasında kesin bir ayrım yapılamaz (From a Logical Point o f View adlı eserinin «Two Dogmas of Empiricismıı bölümüne bakınız) . Bir yanda tüm olarak dil, öte yanda duyumsal deneyler vardır; bunlar arasında birçok şekilde ilişki kurulabilir, ama . hiç değilse bir şekilde kurulmâlıdır. Dikkat edileceği üzere, mantıkçı pozitivistler gibi Quine de, duyumsal deneyleri verilmiş olarak koyutlamaktadır -postulatlaştırmaktadır-. Eğer Hume ilk gerçek pozitivist ise, Quine de son büyük pozitivisttir denebilir.

İnovar Johansson – Çev: Şahin Alpay Yazko Felsefe Yazıları 4. Kitap (1982) )
 
Alıntı : http://www.felsefe.gen.tr/bilim1.asp